Archive for the ‘MAKALELER’ Category
TURAN YAVUZ’UN ARDINDAN
TURAN YAVUZ’UN ARDINDAN
Geçtiğimiz mart ayının 7′siydi; halen aramızdaki sorunların tüm hızıyla sürdüğü eşimle artık yaşantımda olmayan bir yakınımı iş yerinde ziyaret ettikten sonra Bakanlık’ların arka sokaklarında dolaşıp, alışveriş işimizi halledip, Meşrutiyet caddesi’ndeki durağa doğru devindiğimiz sırada gözümün bir anlık takılmasının ve eşimin de kabul etmeyeceğini bile bile yaptığım önerimi kabul etmesinin ardından kendimizi Ümitköy otobüsünde buluverdik. Amacımız Galeria’ya gitmekti. Gittik de nitekim, sıkıntılı geçen bir yolculuktan sonra.
Fakat her zaman ışıl ışıl olan Galeria yarı loş bir hale bürünmüştü ve içeride birkaç kişi ve güvenlikçinin dışında hiç kimse olmamasının ötesinde dükkanların çoğu kapalıydı; açık olanlarsa kapatmaya hazırlanıyordu. İşte o sırada öğrendim ki; Galeria diğer alışveriş merkezlerinin aksine saat 20:30 dedi mi kepenklerini indiriyormuş… Bizim girdiğimiz saatte 20:30 civarıydı. Yani anlayacağınız tam kapanış saatinde girmişiz içeri.
Neyse lafı fazla uzatmayayım… Alelacele dolaşıp, içerideki marketten alışverişimizi yaptıktan sonra alt kata geçtik ve böylece girişte dikkatimi çeken o yığını yakından görmenin ötesinde oldukça hoşnut olmuştum; hele sahibiyle konuştuktan sonra.. Ama…
O gün hediyelik eşya ve kitapların arasından aldığım ve alırken de bu açık kitap ve hediyelik eşya dükkanının sahibine söylediğim övücü sözleri ne yazık ki bu satırları yazarken aynı coşkuyla söyleyemiyorum. Zira o akşam eşimin de gizli onayıyla – evli olanlar bunun nedenini çok iyi anlayacaktır eminim – oradan aldığım kitap bugün bana o sözleri aynı coşkuyla söyletemiyor maalesef… aldığım kitabı soracak olursanız: “ Çuvallayan İttifak “ Yazan: Turan YAVUZ
Nedendir bilinmez; ister kaderin cilvesi ister başka bir şey deyin, merhum Yavuz’un kitabını elimde en az iki üç yıl öncesinden gelen okunacak kitaplar olmasına karşın en üste koydum ve elimdeki kitabı bitirince de hemen okumaya başladım… Kimbilir bu davranışımın kitabın güncelliğiyle ilgisi vardır belki.
Merhum Yavuz’un bu kitabını akıcı biçeminin de etkisiyle on yedi gün gibi bir sürede okudum. Ve daha on gün önce kitabın arka kapağını kapattım. Ve hatta ve hatta bir hafta sonu açılan konu üzerine kiracılarıma neden AKP’nin bir daha iktidar olamayacağı konusunu anlamak istiyorlarsa “ Çuvallayan ittifak “ ı okumalarını önerdim. Ve bu öneriyi yaparken bilemedi-ğim bir şey vardı; daha doğrusu öngöremediğim ve kimsenin de hiçbir zaman öngöremeyeceği…
Kitabı bitirdikten birkaç gün sonra Kanal D haberin son kareleriyle verilen haberle birlikte dondum kaldım…Turan Yavuz’un ölüm haberini geçiyordu sayın Birand. Kitabı okuduğumun üç dört gün sonrası…
Kaderin garip bir cilvesi mi bunu bilemem ama merhum Yavuz’un vefat haberinden sonra birden bire kitabında çokça bahsettiği Kurdoğlu’nun Dünya Bankası’ndaki yolsuzluğu ajanslara düşmeye başladı ve daha da ilerisi merhum’un toprağa verileceği günün öncesi suçlu bulunduğu haberleri tüm ajanslarda patladı.
Bu satırları yazdığım sırada da merhum Yavuz yepyeni bir dünyaya kanat açarken; Kurdoğlu da başına gelebilecek akıbetin sıkıntısı içinde kıvranmakta.
Merhum Yavuz’un “ Çuvallayan İttifak “’ını okuyanlar kitabın sonundaki röportaja bir hayli şaşıracaklardır. Zira bu röportaj yaşamda olmayan biriyle, A.B.D.’nin eski başkanlarından Nixon’la, yapılmıştır. Bu röportajı okuyanlar benim gibi şaşırmanın ötesinde; bazı gerçekleri – tıpkı kitabın tamamında olduğu gibi – öğrenecek ve bu gerçekler karşısında da sarsılacaklardır. Zira merhum Yavuz kitabının sonuna koyduğu bu röportajın sonunda ülkemizdeki bazı televizyon programlarından yola çıkarak çok çarpıcı ve gerçekçi saptamalarda bulunmaktadır.
Böylesine bir ustayı erken yitirmiş olmanın acısını bize bıraktığı bu düşün mirasıyla hafifletmeye çalışırken; kendisine Tanrı’dan rahmet diliyorum… Güle güle Yavuz gazeteci ve düşün adamı… Bize öbür dünyadan ülkemiz ve dünya gerçeklerini gösteren röportajlarını göndermeyi unutma!!!
O.NURİ UÇMANOV
Ankara … 17.05.07
DİLİPAK’IN ALEVİ MAKALESİNE YANIT
Sayın Dilipak;
Aleviler hakkında Cumhuriyet gazetesi’ndeki bir haberden yola çıkarak yazmış olduğunuz makalenizi işlerim dolayısıyla ancak geçtiğimiz hafta okuyabildim.
Makalenizin başında, haber başlığı olarak “ Mersin toplantısında Alevilerin sol partilere uyarı verdiğinden, “ bahsettikten sonra “ Alevi nasıl CHP’li olabilir? “diye soruyorsunuz…
Bu soruya yanıt vermeden önce kanımca Alevilerin daha çok nerede ve ne koşullarda yaşadığını göz önüne almamız gerekiyor sanırım. Bir çok kişinin malumu olduğu üzere, Aleviler bulundukları yerlerden ana kente geldikten sonra, uzun bir süre gecekondu tabir edilen yerlerde ve pek de iyi olmayan koşullarda yaşadılar. Sol zihniyeti kendi çıkarları için kullanan bir takım kişiler de bunların gecekondu mahallelerindeki ezilmişliğinden kendilerine durumdan görev çıkartıp, yararlandılar. Ve bu kişiler sol adına bu eylemi yaptıklarından, ezilmişlik ve itilmişlik içinde yaşayan her insan doğal olarak kendisine yardım eden insana yakınlaşacağı için; bu kesim de doğal bir sonuçla sola yakınlaşmanın ötesinde, onunla bütünleşti. Ki burada hemen bir saplama yapmak istiyorum; sağ partiler bu gruba yeterince yaklaşabilseler ve onları içselleştirebilselerdi, şu an yukarıdaki sorunuz tartışılıyor olur muydu? Hiç sanmıyorum… Ayrıca hemen eklemek istiyorum ki, yaşamakta olduğum Piyangotepe’de gerek seçim öncesi, gerekse çeşitli nedenlerle bir çok sol örgüt kapı kapı dolaşarak propagandalarını yaptılar. Ve ben de özellikle bu mahalleye geldikten sonra sol görüşleri desteklemeye başladım.
Yazınızın bir yerinde, “ Alevilerin oy verdikleri partinin CHP mi olduğunu? “ sorduktan sonra partinin oy oranı üzerinden konuyla ilgili bir değerlendirme yapıyorsunuz. Halen yaşamakta olduğum Piyangotepe’de, 2002 ve 2004 seçimlerinde bir tek CHP seçim bürosu açıldı; şatafatlı biçimde, partiye ait flamalar ve afişler ve bunun gibi unsurlar her yere asıldı. Bazı kişiler de evlerinin çeşitli yerlerine partinin flamalarını astılar. Bir kaç gün önce de bankanın önünde sıra beklerken bir Alevinin CHP ilçe binasına girdiğini gördüm.
Ayrıca yapısı gereği CHP’nin dini olmadığı gibi, her ne kadar kendilerini dini bir kesim olarak görseler de, Alevilerin de dini olmadığı için birbirleriyle doğal bir uyum içindeler; bana göre. CHP’nin geçmişteki ve halen var olan milletvekili profiline bakıldığındaysa, bir çok Alevi kökenli vekil karşımıza çıkacaktır. Bu durumda, “ Bir Alevi nasıl CHP’li olabilir? “sorusu sizce bir çelişki midir değil midir? Ki yazının hemen başındaki Alevilerin sağ partilere oy vermeyeceği vurgulanıyor, ve bugüne kadar hiç bir sağ partide, bırakın Alevi milletvekilini, Alevi bir üyeye bile rastlanmıyorken. Hali hazırda bir Alevi partisi de olmadığına göre, bu kesim doğal olarak solun en güçlü partisine oy verecek. Hele bu parti, Kurtuluş savaşı sırasında dergahlarında büyük bir törenle ağırladıkları Mustafa Kemal’in kurduğu bir partiyse, doğal olarak bu partiye yönelinecek.
Yazınızın başlangıç kısmında, “ Baykal’ın bunları kullandığını, “ yazmışsınız ve dayanak olarak da Tunceli yasasını göstermişsiniz. Dönemin koşullarını bir kez daha gözden geçirecek olursak; sayın Baykal’ın başında bulunduğu partinin tek başına iktidar olmayıp, DYP ‘ye yapılan koalisyonun küçük ortağı olduğunu ve bu dönemde Çiller’in başbakan olmasının yanı sıra, Süleyman Demirel faktörünü de anımsarız. Cumhurbaşkanı olmasına karşın, 1950 kalkışmasının önemli bir kilometre taşı olarak, her ne kadar kendisini makamın getirdiği koşullar gereği soyutlasa da, partililer tarafından en azından bir lider olarak görülmesinin sonucunda, ister istemez hükümetin aldığı kararlarda etkili olmuştur.
Dönemle ilgili olarak göz önüne alınacak bir diğer nokta da; her ne kadar bir takım kişilerce Sivas olayının misillemesi olarak görülse de, ilgili yasanın terör olayı sonrasında çıkarıldığı herkesin bilgisi içindedir. Yine herkesin bilgisi içindedir ki, terör olayını yapan PKK’dır. Bu bilgilerden ve makalenizde verdiğiniz bilgilerden sonra akla hemen şu soru geliyor; peki niye Kürtler ve Aleviler bir arada yaşıyor? Eğer yaşamakta olduğum yer ve diğer gecekondu yada kentsel dönüşüme uğramış yerleşim yerlerine bakacak olursanız, bu durumu ortaya koyan bir çok kanıta ulaşacaksınız… Örneğin yaşamak zorunda kaldığım mahallede Kürtler ve Aleviler iç içe geçmiş bir halde yaşamanın ötesinde; bir Alevi, Kürt’e eve satabilmekte Ya da kiralayabilmektedir; tıpkı yaşadığım apartımanda olduğu gibi…
Kanımca, Aleviler, bu birliktelikten belirgin bir çıkar sağlamakta yani KÜRTLERİ KULLANMAKTADIR. Peki niye kullansınlar? diye sorulduğu zaman da, akla ve mantığa uygun tek yanıt GÜÇLERİNDEN DOLAYI olacaktır. Evet, Aleviler Kürtleri, tıpkı Kurtuluş savaşında İngilizlerin yaptığı gibi, kendi çıkarları için kullanmaktadırlar. Ve bu yüzden onlara aralarını açacak her hangi bir olayın içine girmemeye özen göstermektedirler…
Yaşamak zorunda kaldığım apartımana taşınan Kürtlerle maalesef bir takım çevrelerin empozesi altında kalarak, Kürtçe konuştukları için girdiğim kavgada – ki bu ülkede Çerkezler, Boşnaklar ve diğer etnik gruplar dillerini çatır çatır, hiç bir engellemeyle karşılaşmadan kullanabilirken; niye Kütçeye karşı bir yasaklama yapıldığının hala anlayabilmiş değilim – apartımandaki Aleviler, her hangi bir kalkışmada bulunmadıkları gibi; tanık olmalarını istediğim zaman da hepsi bir anda kapılarını örttüler. Ve söz konusu Kürtlerin apartımana taşındıkları sırada kendisini apartımanın sahibi gibi gören o kesime sahip bir kişi, basit bir olay yüzünden Onlarla arbazaya girişti. Ve etnik komşumla apartıman arasında zaman zaman hoş olmayan şeyler yaşandı. Şimdilerde de, kendilerini apartımanın sahibi gibi gören kişilerin ve maalesef aynı evi paylaştığım karımın zımni kışkırtmalarının sonucunda yaşadığımız çatışmaların ardından apartıman içine dahi çıkamayacak haldeyim.
Yazınızın bir yerinde “ Tunceli Alevi’sinin Hatay Alevi’sine eşit olduğunu fakat birbirbirlerinden ayrı oldukları için tek grup gibi davranamadıklarından ve kimsenin kimseden haberi olmadığından, “ bahsettikten sonra, “ Avrupa ve Türkiye Alevi’lerinin ortak toplantı düzenlediklerinden, “ söz etmektesiniz. Bu nasıl bir yaman çelişkidir? Hem bir birinizden haberiniz olmayacak hem de ortak toplantı düzenleyeceksiniz. Ayrıca, “ Söz konusu dini kesimin 2007 seçimlerinde etkinlik kararı aldığını, “ yazmışsınız… Bunun iki türlü yorumu olabilir; Aleviler şimdiye kadar hiç bir seçimde etkin olamadıkları için, başlarına gelenleri bundan bilerek; seslerini daha çok duyurabilmek adına seçime ektin katılım kararı aldılar yada Aleviler, gizliden gizliye bir takım hesaplar peşinde koşarak bunları uygulama için böyle bir yola girmek gereğini duyumsadılar.
Konunun takdirini size ve bu yazıyı okuyanlara, belki de ömrüm yeterse, ileri de yazılacak başka bir yazıya bırakıyorum.
Bu arada toplantı yerinin Mersin olarak seçilmesinin de bana oldukça garip geldiğini söylemeden geçemeyeceğim. Zira kentin geçmişine bakacak olursak; bir dönem Hizbullahın kalesi olan bu kentte, yakın tarihde terör örgütü yandaşlarının yaptıklarını açık biçimde görürüz. Ve yukarıda birlikte yaşama konusunda verdiğim bilgiler ışığında sanırım bazı görüşlere ulaşırız. Ki geçtiğimiz haftalarda basına yansıyanlar da bu görüşleri destekler niteliktedir.
Yazınızın bir başka yerinde de “ Hatay Alevilerinin Nuseyri yani Arap ve tarikat mensubu olduğundan, “ bahisle Aleviliğin türlerinden bahsettikten sonra, “ Bu sınıfların bir birine benzemediğinden, “ söz açıyorsunuz. Ancak, Hz Muhammmed’in Araplar hakkındaki hadisinin herkesin olduğu gibi sizinde malumunuz olduğunu öngörerek izninizle söz konusu hadisde mealen “ Arapların Peygamber ırkından olduğu için Onları sevmenin Peygamberi sevmekle eşdeğer olduğu “ ndan bahsedildiğini anımsatmak istiyorum. Ve yine herkes gibi, sizin de malumunuz olduğu üzere; Alevilerin gerek yaşantıları, gerekse dini ritüelleri, Peygamber sünnetiyle taban tabana zıt bir karakter sergiliyor…
Bu arada hemen belirteyim; yaşamakta olduğum mahalleye çıkan bir caddeye açılan bir sağlık ocağı sahibine Alevilerin “ Adının Muhammed olduğundan dolayı yitirdin, “ dediğini bir yakınımdan duymuş ve bir süre sonra söz konusu sağlık ocağının önünden geçerken, sahibinin tam adının yer aldığı tabelanın değiştirilerek; yalnızca soyadı ve ticari ünvanının kaldığını görmüştüm.
Ve işin acı tarafı, bizim için kutsal olan bir gün olan Kadir gecesinde bir akrabası halen Ankara taksiciler odasının başkanlığını yapan ve henüz bıyıkları yeni terlemiş bir Alevi, camımın önüne gelerek, açıkça Allah’a ve dinime, hem de yüksek sesle yanındaki kendi yaştaşı kürt çocuklarla birlikte, küfür etti. İşin diğer bir acı noktası da, o kişiden, yüce Yaratıcı’mızı hedef aldığı için şikayetçi olduğum sırada mahalli karakol polislerinin konuya gösterdikleri duyarsızlık oldu. Hal böyle ve Peygamberimizin hadisi ortadayken; bir Alevinin Arap olduğundan nasıl bahsedilebilir?…
Yazınızda vurguladığınız bir diğer nokta da, “ Aleviliğin dini kimliği ve CHP’nin laik bir parti olduğu ve Alevilerin Mersin’de laik cumhuriyet için toplanacağı. “ Bu bölümde bahsettiğiniz görüşlerinize katılarak, dini bir cemaat olan cemevlerinin laiklik çağrısı yapmasını sizin ve aklı-selim diğer insanlar gibi anlayamadığımı ve CHP gibi laikliğin ve cumhuriyet değerlerinin sarsılmaz bekçiliğini yapan bir partinin adı kullanılarak böyle bir şeye nasıl izin verildiğini de hiç anlayamayacağımı belirtmek istiyorum…
Fakat yakın tarihimizde bir yolculuk yaparak, Kurtuluş savaşı yıllarına geri dönecek olursak, yukarıda kısa bahsettiğim gibi Samsun – Ankara arasındaki yolculuk sırasında Mustafa Kemal’in bir Alevi yerleşkesine uğradığını görmekle kalmaz; www.alevibektasi.org sitesinin belge bölümünde yer alan, Atatürk ile İlgili Arşiv Belgeleri (1911-1921 Tarihleri Arasına Ait 106 Belge) T.C. Başbakanlık Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı, Yayın No: l,Gn. No: 060, Ankara 1982, sayfa 77. BELGE – 78/a B.E.O. Si-yasî Kısım Karton No: 34 Dosya No: 60 Belge No: 343585 BAB-I ALİ DAHİ-LİYE NEZARETİ Kalem-i Mahsus künyesiyle kayıtlı olduğu belirtilen ANKARA VİLAYETİNDEN GELEN 28 ARALIK 1919 TARİHLİ ŞİFRE TELGRAFIN SURETİ‘nin son bölümünde; “ Heyetin Hacı Bektaş köyünde Çelebi Cemalettin Efendi tarafından misafir edildiği, dergahın dedeleri tarafından kendilerine ziyafet verildiği, Bektaşi tarikatı ileri gelenleriyle Alevilerin Kuvayi Milliye’ye girdikleri ve yine Kırşehir’de şiddetli yağmur yağmasına rağmen, pek büyük bir merasim yapıldığı, mutasarrıflık vekaletinden alınan telgraftan açıkça anlaşılmakla ilave olarak arz olunur. “ biçiminde bir anlatıma yer verdiğini görürüz. Ve bu bilgilerimize, Alevi kökenli CHP milletvekillerini ve üyelerini de eklersek; Halk partisi’nin çatısı altında bir dini akımın ni-ye laiklik çağrısı yaptığını kolayca anlayabiliriz sanıyorum.
Yeri gelmişken yazınızda çok garipsediğim bir noktaya parmak başmadan geçemeyeceğim… Başı kapalı ya da açık Alevi hanımlarının başörtüsüne verdikleri destekten bahseden kısmı gerçekten belirtmeden duramayacağım. Zira yaşadığım yer dolayısıyla bizzat yakından tanık olduğum, Alevi davranışları karşısında şaşkınlıktan dudaklarım uçukladıysa da, hemen yaşadığım yerdeki çarşaflı bir kadını ve çoğu başörtülü bayanları gözümün önüne getirince; size hak verir gibi oldum. Ancak bir yanımla size hak verirken bir yanımla da “ Acaba bunun altında başka şeyler mi yatıyor? “ diye kendi kendime sormadan da edemedim. Hele iktidardaki partinin görüşleri dikkate alındığında, bu sorum daha bir önem kazanınca aklıma 2004 yerel seçimleri sırasında şu anda varlığımdan rahatsız olan grubun öncülüğünü yapan, içinde bulundukları apartımanın çatısında artık silikleşmiş Türk bayrağı amblemi olan, evlerden sarkıtılan Akparti flamaları geldi. Öyle ya, silme Halk partili olan ve İslam’a hiç de sıcak bakmayan mahallede – yukarıda arz ettiğim konular yeterince fikir vermiştir sanırım bu konuda – neden İslami kimliği ön planda yer alan partinin flamaları – hem de en neredeyse apartımanı kaplayacak biçimde – yer alsın? Eğer işin içinde başka şeyler yoksa!!!
Bu bağlamda devam edecek olursak, yazınızda “ Genel kabul olarak sünni doğmanın iradi bir seçim olduğunu ve alevi olmak için alevi ana – babadan doğmanın yeterli neden sayıldığını, “ yazıyorsunuz. Bu, aklıma neyi getirdi biliyormusunuz? Museviliği. Çok iyi bilindiği gibi, Musevi olmak için de Musevi ana – babadan doğmak gerekir. Yani hangi din yada kökenden olursa olsun, bir kişi sonradan çok istese de, aynen Musevileri içselleştirse de; maalesef Musevi olamaz… Bu kısa açıklamam makalenizde öne sürdüğünüz bu görüşten yola çıkarak sanırım bu dini kesimin gerçekte benimsediği gerçek dini görüşü ortaya çıkartabilir yada Siyonistlerin oyunlarını…
Hemen bu noktada sözü Can yayınlarından Sadan Karadeniz çevirisiyle çıkan Umberto Eco’nun “ GÜLÜN ADI “ romanın 10. basısından bir alıntıya bırakıyorum:
" Yalnızca İsa’nın ve Havarilerin yoksulluğunu desteklemekle kalmıyorlar – ben katılmasam da, Avignon’luların kendini beğenmişliğine karşı yararlı olabilecek bir öğreti. Fraticellolar bu öğretiden pratik bir tasım çıkarıyorlar; başkaldırı, yağma ve alışkanlıkla saptırma hakkını çıkarsıyorlar."
"Ama hangi Fraticello’lar?"
"Genellikle tümü. Adı anılmayacak cinayetlere bulaştılar: Evliliği tanımıyorlar, cehennemi yadsıyorlar, eşcinsellik suçu işliyorlar. Bogomillerin, ordo Bulgariae ve ordo Drygonthie sapkınlığını benimsiyorlar…"
"Lütfen," dedi William, " Başka başka şeyleri birbirine karıştırmayın! Fraticello’lar, Patarenler, ayrıca Valdezyenler, Katarlar, bunlar arasında da, Bulgaristan Bogomilleriyle, Dragovitsa sapkınları aynı şeylermiş gibi konuşuyorsunuz!"
” Hepsi de aynı," dedi sertçe Başrahip, " Çünkü onlar sapkın; çünkü onlar laik dünyanın ve sizin de destekler göründüğünüz imparatorluğun düzenini tehlikeye düşürüyorlar. Yüzyılı aşkın bir süre önce, Brescia’lı Arnaldo’nun izinden gidenler, soylularla kardinallerin evlerini ateşe verdiler; bunlar, Lombardiya’lı Pataren sapkınğının meyveleriydi. Bu sapkınlar hakkında korkunç öyküler biliyorum: Eisterbach’lı Sezar’da okudum onları. Verona’da, San gedeone piskoposluk kurulu üyesi Everardo, kendisini evinde ağırlayan adamın her gece karısı ve çocuklarıyla evden çıktığını farketmiş. Üçünden birine, hangisine bilmiyorum, nereye gittiklerini, ne yaptıklarını sormuş. Gel de gör diye yanıt verilmiş ona; o da artlarından, yeraltında, insanların kadın erkek toplandıkları büyük bir eve gitmiş. Ötekiler sessizlik içinde beklerken sapkınların önde gelenlerinden biri küfürlerle dolu bir konuşma yapmış; yaşamlarım ve törelerini bozmalarını istemiş. Sonra mum söndürülünce herkes, karısıyla kızı, dulla el değmemiş genç kız, efendiyle köle, hatta (daha kötüsü, böyle korkunç şeyler söylediğim için Efendimiz beni bağışlasın) kızı ve kızkardeşi arasında hiçbir ayrım gözetmeksizin en yakınındakinin üstüne atılmış. Everardo bütün bunları görünce, hafif ve kösnül bir genç olduğundan, tarikatın üyesiymiş gibi yaparak evsahibinin kızının mı, yoksa başka bir genç kızın mı bilmem yanına yanaşmış, mum söndürülünce de onunla günah işlemiş. Ne yazık ki bir yılı aşkın bir süre böyle davranmış. O zaman Everardo içine düştüğü uçurumu görmüş ve o eve, sapkınlığın çekiciliğine kapıldığı için değil, kızların çekiciliğine kapıldığı için gittiğini söyleyerek onların ayartmalarından kaçmayı başarmış. Onu kovmuşlar. Ama görüyorsunuz, sapkınların yasası ve yaşamı böyledir – Patarenlerin, Katarların, Joachim’ çilerin, her çeşit Tincilerin. Hem bunda şaşacak bir şey; onlar bedenin dirileceğine, günahların bedelinin ödeneceğine, cehenneme inanmıyorlar; hiç ceza görmeksizin her şeyi yapabileceklerini öne sürüyorlar. Kendilerine catharoi, yani katıksız diyorlar."
GÜLÜN ADI SAYFA 177 – 178
Bu kısa alıntıda Başrahip’in ağzından söylenilenler Alevilere yapılan yakıştırmaları ne kadar da andıyor değil mi? Yoksa Aleviliğin aslında İsevilik olduğunu ve bazı emellerine ulaşmak ve kendileri gizlemek adına Hz Ali’nin arkasına sığınıp, belki deyim ağır olacak ama, kullandıklarını mı ortaya koyuyor? Alıntının gerçekliğini merak edenler söz konusu kitabın ilgili sayfalarına bakabilirler ya da Can Yayınları’yla temasa geçip, doğruluğunu kanıtlayabilirler. Eminim istedikleri doğrulamayı alacaklardır.
Ayrıca yazınızdaki solcular hakkındaki saptamanıza katıldığımı söylemeden geçemeyeceğim. Zira ben bir sünni olmama karşın, solcuyum. Ve solcuların Alevi = Alevi deklemine katılmama karşın; Alevi olmayan = Sünni deklemine katılmıyorum. Zira bu görüşü benimseyen ne Alevi ne de Sünni olan ve aralarında bu görüşe yön veren bir çok kişi var. Örneğin Lenin, Marks yada Stalin; ne Aleviydi ne de Sünni… Fakat bir yanımla da bu biçim bir sınıflandırmayı solculuğun misyonuyla bir türlü bağdaştıramadığımı da belidtmeden geçemeyeceğim.
Bu arada “ CHP li olan dindar anne ve babanın ateist çocuğunun Alevi olarak kabul edilmediği, “ yolundaki açıklamanızı yukarıdaki paragraftaki görüşler çerçevesinde ele alarak bir kenara bırakıyorum.
Belirtmeden geçemeyeceğim beni rahatsız eden nokta, “ Sünni, Alevi olamaz, “ görüşünü öne sürdükten sonra “ Bir Aleviyle Sünninin evlenebileceğinden ve doğacak çocuklarının da asimile edilmiş sayıldığundan, “ bahsetmeniz ve “ Sünni Alevi olamaz , “görüşünden sonra “ Alevinin Sünni, Sünninin de Alevi olabileceği ve iki kardeşten birinin Alevi birinin Sünni olabileceğini, “ kaleme getirmeniz… Bu ne yaman bir çelişkidir? Yazınızda bir yandan “ Belli anne babadan doğanların Alevi olduğundan, “ bahsedeceksiniz, bir yandan Sünninin Alevi olamayacağından söz açacaksınız sonra da “ İki kardeşin Alevi – Sünni olabileceğini, “ söyleyeceksiniz!!!
Yazınızın son kısmındaki “ Allah’ın takdirini düşmanlık nedeni yapmak doğru mu? “ biçimindeki görüşünüze katılıyorum. Hele haksızlık ve mazlumluk hakkındaki görüşlerinizi sonuna kadar desteklemekten öte, yaşam standardım haline getirdiğimi açık yüreklilikle söylüyorum.
Bu kısa açıklamadan sonra gelelim “ Allah’ın takdirini düşmanlık nedeni yapmak doğru mu? “ sorunuza… Elbette doğru değil! Ama siz her ne kadar bunu uygulasanız da, karşınızdaki kişi tıpkı yaşamak zorunda kaldığım Alevi ve Kürtlerden kurulu mahalledekiler gibi, devamlı olarak bunun aksini yaparsa ne yapacaksınız? Evet, yaşamak zorunda kaldığım mahalleye taşındığımdan, daha doğrusu benim Sünni olduğumu ve evimde namaz kılıp, dinimin gereklerini yerine getirmeye çalıştığımı, öğrendiklerinden beri; sergilemedikleri düşmanlık kalmadı… İlk olarak bu yerleşkeye yeni taşındığım sırada, ramazanda kapılarımızı çalarak birbirimizi sahura kaldırdığımız karşı komsumu – apartımanın yapımında katkısı olmasına karşın – evini sattırarak uzaklaştırdılar. Sonra da, aldığım üniversite eğitimi ve elimin kalem tutmasını kendileri için açık tehdit olarak algılayarak, bütün güçleriyle üzerime yüklendiler. Evde çalışmamı da bu yüklenmeleri sırasında dayanak yapmanın ötesinde, benim için için bir aşağılanma nedeni saydılar.
Çünkü yaşamak zorunda kaldığım gecekondu dönmesi bu mahallede, erkekler sabah oldu mu işe gider; akşam evine dönerek ya televizyon ya da konu komşu gezmesi veya kahvede zaman öldürürdü. Ve bu tip erkekler, asla okumaz, düşünmezdi… İşte bu iki yönümden dolayı da tehdit oluşturuyordum Onlar için… Ve bu biçimde üzerime yüklenirken aslında kendi karakterlerini ortaya döken çirkin iki oyuna başvurdular; birincisi tıpkı terör örgütünün yaptığı gibi, çocukları camının önüne kasten gürültülü biçimde top oynamaya yönlendirdiler… Haklı olarak Onlara gösterdiğim tepkilerden sonra, üniversite eğitimim sırasında başlayan psikolojik rahatsızlığımı öne sürüp; hakkımda çirkin bile denemeyecek söylentiler çıkarttılar… Bu söylentiler içinde bana ağır geleni de, karşımdaki parkın bekçisinin bu Alevi – Kürt çocuklarından oluşan ve parka bizzat gözlerinin önünde zarar veren gruba, bağıra çağıra “ Benim deli olduğumu, “ söylemesiydi. Evet, deli! Söylediği aynen buydu bekçinin! Ve hiç bir yerde, hatta Bakırköy’de dahi, ağır psikolojik rahatsızlığı olanlara bile böyle davranıldığını duydum ne de tanık oldum.
Ve hemen yanımdaki apartımanda yaşayan bir Alevinin, şahsıma sokak ortasında alaycı biçimde davranan çocuğunun – Kadir gecesi şahsımda Allah’ ve dine küfreden o gencin aynı apartımanda yaşayan akrabası – yaptıklarına dayanamayarak iki tane vurmamdan sonra, yaptığım çok yanlış bir şeydi, ağır tehditler savurarak kapıma dayanmasının ardından hemen savcılığa başvurdum ve aynı apartımanı paylaştığım iki Aleviyi de tanık gösterdim; göstermek gafletinde bulundum. O tanık gösterdiklerim, birer gün arayla kapıma gelerek; kendilerini tanık gösterdiğim için bana, en hafif anlatımla, ilendiler. Bir kaç gün sonrada, kapıma dayanan o Alevinin, bu tanıklarımı arabasıyla, anlatımda bulunmak üzere karakola götürdüğünü duydum. O sıralarda duyduğum başka bir şey de; o kendisinden şikayetçi olduğum Alevinin amcası “ Ben bu mahallenin yerlisiyim. Madem bunlar akıl hastası, imza toplayıp mahalleden attırırım, “ dediğiydi.
O tarihden itibaren, yasalardan yana olmamdan da rahatsız olan bu kişilerin sergilemedikleri oyunlar kalmadı. Camımı indirmediler; beni asılsız savlarla apartımandan atmak için imza mı toplamaya kalkmadılar. En ağırı da, yaşamak zorunda kaldığım apartımanın 5 numaralı dairesinde yaşayan bir bayanın, bazı konuları açıklığa kavuşturmak üzere evime çağırdığım sırada akıl sağlığımıza yönelik ağır laflardan sonra “ Siz bu apartımanda yaşama hakkını kaybettiniz, “ deyip, telefonu yüzüme çarpması oldu. Ki buraya gelmeden önce 35 yıl yaşadığım apartımanda da benzer sorunlar yaşamama karşın, bir günden bir güne, kimse ne yüzümden ne arkamdan böyle bir şey söylemedi. Yalnızca eski apartımanımda, yolsuzluk yaptığını öğrendiğim yöneticinin kendisine yazdığım sert mektuptan sonra beni mahkemeye vermeyi düşündüğünü duydum… Halbuki halen yaşadığım apartımanda aynı yolsuzluğu yapan yönetici bayan, benzer mektubumdan sonra aralarında yukarıdaki lafı söyleyen bayanın da bulunduğu yandaşlarıyla, elinde o mektupla kapıma dayandığı sırada yandaşı olan Alevi bir bayanın kışkırtmalarına daha fazla dayanamayarak, kendisine vurmak zorunda kaldıktan sonra yukarıdaki söz ilk kez söylendi. Ve hemen o günün akşamında şahsımı evimden atmak üzere yasalara aykırı olarak toplantı yapıldı…
Geçtiğimiz nisan ayında da en ağır olay yaşandı… Akşam ezanına yakın camımın önünde yüksek sesle top oynayan Alevilerin çocuklarına önce uyarı, ardından sert söylemlerimden sonra hemen apartımanda hakkımda imza toplamaya çıkıldı ve zorla yöneticiliği alan Alevi bayan, şahsıma en terbiyesiz erkeğin dahi yüzünü kızartacak küfürler etti… Bu küfürlere daha fazla dayanamayan eşim de, olay oluş anında haber verdiğimiz polisin geçikmesinin de etkisiyle, o bayanı bıçakladı. Ve arı kovanına çomak sokan bu olaydan sonra başımıza gelmeyen kalmadı mahallede… Telefondaki o sözün de gereği, her türlü ayak oyunları sergilenmeye başlanarak evim ardı ardına taşlandı; camımın önünden tehditkar tavırlarla bir takım gençler ve arabalar geçmeye başladı… Yani bir yıldırma politikası açık açık sergilemeye başlandı ve halen de sergilenmekte…
Yazınızda söz ettiğiniz “ Nisan ayında 495 Alevi – Bektaşi federasyonunun Mersin’de yapacakları toplantının Çankaya seçimi öncesi ilginç bir buluşma olduğu, “ görüşünüze tamamen katılıyorum. Evet, gerçekten ilginç bir buluşma! Ve insan sormadan edemiyor; neden mart – mayıs ya da bir başka ayda değil de; illa nisan ayında diye? Bence, bunun tek bir açıklaması var; cumhurbaşkanlığı seçimiyle, genel seçimin provasını yapmak. Diğer bir açıklamaysa gerçekten tehlikeli; cumhurbaşkanlığı makamını ele geçirmek ve bunun içinde laiklik söylemleriyle konuya duyarlı bazı çevreleri devindirmek… Tabi bunu kendi iradeleriyle yapıyor ve devletin en tepesini ele geçirerek, çıkarlarını ve özledikleri yönetimi getirmek istiyorlarsa… Ya BUNU BAZI GÜÇLERİN ETKİSİYLE YAPIYORLARSA… Tehlikenin büyüklüğünü görebiliyorsunuz sanırım.
Zira bu ülkede her yere girmiş o kadar çok Alevi var ki… Bunların kimlerle yaşadığını sanırım yukarıda belirttim. Geçtiğimiz haftalarda düzenlenen Avrupa Alevi Federasyonları’nın da katıldığı ve 2007 seçimleri için etkin katılım kararının alındığı bu toplantıyı, artık kimse kusura bakmasın, masum bir toplantı gibi göremiyorum.
Konunun devamında, “ Nisan buluşmasının önemli olduğunu ve bir takım projelerin ortaya konulup, bazı insanların konuşma fırsatı bulduğundan, “ söz açarak; bunu övücü sözler söylüyorsunuz… Fakat bu toplantıda ne konuşulacağını ve nasıl konuşulacağının biliyor musunuz? Bir çok toptantı vardır ki, insanlığın yararına olmuştur. Ve bir çok toplantı da vardır ki, tıpkı karşımdaki parkta her gün toplanan Alevi dedesinin de içlerinde olduğu bir takım insanların toplantısı gibi – şer odaklı ve insanlığın zararına ve insanları yok edici sonuçlara ulaşmış olmasın. Evet, bir kaç gün öncesine kadar bazı şahıslar, sabahın erken saatinden neredeyse akşamın alacasına kadar her gün karşımdaki bir şehidin adını taşıyan parkta toplanarak; açıkça beni öldürmenin planlarını yapıp, nisan ayının başında da uygulamaya koydular. Şu anda ” Ne zaman kapımı kırıp, beni öldürecekler, “ diye beklerken bir yandan da günlük işlerimi yürütmenin çabası içindeyim… Esasen hemen karşımdaki parka, mahalleye ilk taşındığım sırada adsızken; 12. Eylül 2004 sabahı kaltığımızda Şehit Kılıç adının verildiğini gördüm, diğer mahalleliyle birlikte. Ve o an mahallenin çok iyi görüp de, benim aymazlıkla göremediğim bir şey vardı; parka bir şehidimizin adının verilmesinden dolayı kökenim ve yasalara saygımdan dolayı bana karşı gizliden gizliye beslenen kinin ortaya çıkması… Ve şu an, bu kinin son perdesi oynanarak şahsımın nezrinde devlet ve kutsal değerlere gözdağı verilmeye çalışılıyor…
“ Canım sen, bu olay karşısında beklemekten başka ne yapıyorsun? Önce deveni sağlam kazığa bağla, sonra tevekkül et, “ dediğinizi duyar gibi oluyorum. Vakti zamanında o kadar çok sağlam kazığa bağlamaya çalıştım ki devemi; kazıkların arasında yediğim kazıkların sayısını ben bile anımsayamıyorum, kusuruma bakmayın! Bütün bunlara karşın, yine de sağlam kazık ararken; ha bire kazık yiyip duruyorum. Dün o gruptan mafya kılıklı biri, açıkça beni öldüreceklerinin sinyalini verdi. Ve bu kez, bir kaç gün önce evimin etrafında dolaşan kuşkulu bir şahısı ihbar ettim diye kapıma gelen polislerlerden, hakaretle karışık tehdit dolu sağlam bir kazık yediğim için sağlam kazık arayamadım.
“ Asıl korkutucu olanın sessizlik olduğu, “ görüşünüze de katılıyorum. Katılmanın ötesinde nisan başından beri o sessizliğin korkunçluğunu yaşayarak görüyorum; bir kez daha.
Maraş, Sivas, Çorum’da yaşananların derin devlet işi olduğunu ben de yaşadığım bu olaylardan; sağlam kazık ararken yaşadığım sağlam kazıklardan sonra düşünüyorum. Ama gerek şahsımın canına kast eden o grubun göstere göstere yaptıklarından, gittiğim her yerde araç sürüleriyle ve tehditkar tavırlarla kendilerini göstermelerinden, ayrıcalıksız gittiğim her yerde hatta bindiğim araçlarda, ve hatta ve hatta, bizzat adliyenin içinde dahi, çeşitli kimliklerle karşıma çıkıp, tacizkar tavırlar sergilemelerinden sonra ne o kentlerimizde yaşananların gerçekten derin devletin işi mi olduğunu tartışıyorum ne de derin devletin kimlerden oluştuğunu. ZİRA BUNLARIN KİM OLDUKLARINI ARTIK ÇOK İYİ BİLİYORUM!!!
Bütün bunları niye anlattın derseniz…
“ Konuşmak, susturulmaktan iyidir. Kimi zaman söylenen sözler incir çekirdeğini doldurmasa da. “
O. NURİ UÇMANOV
İncirli … Nisan 07