Author06′s Weblog

Ne güzel kültür sanatla yoğrulmak; edebiyatla hemhal olup, kavrulmak

Archive for the ‘DENEMELER’ Category

MAZHAR NEDİM BEY

yorum ekle »

 

MAZHAR NEDİM BEY

Ilık bir yaz gününün daha yaşanmakta olduğu İstanbul’un Maçka semtinin bir sokağında bir ayak sesi yakılandı. Orta yaşlı bir adam, elindeki paketle ağır ağır arşınlamaktaydı sokağı. Derken yeni yapılmış apartımanlardan birine dalıverdi. İçeri girdiğinde dikkatini çeken ilk şey, giriş holünün büyüklüğü oldu. Daire kapılarının hemen hemen hepsinin üzerinde profesör, bilim adamı gibi unvanlar yazıyordu. Orta katlardan birine çıkıp, kapılardan birinin zilin çaldı ağır a-ğır. Birkaç dakika sonra kapıyı frapan giyimli, yaşlıca bir bayan açtı. Orta yaşlı adam Ona hita-ben “ Bağışlayın efendim, rahatsız ettim. Ben Necip. Mazhar Nedim bey’e bakmıştım. “ dedi. Yaşlı bayan “ Evet Necip bey, “ dedi “ Tanıyorum sizi; ismen de olsa. Ben hanımıyım… Üzgünüm size acı bir haberim var; Mazhar Nedim bey, bir süre önce sizlere ömür oldu! “

Birden, sol tarafındaki duvara yaslandı Necip bey; bu beklenmedik vefat haberini duyun-ca gözleri dolmuş, ağlamaya başlamıştı. Sanki babası ölmüş gibi acı duyumsuyordu yaşlı kalbin-de ve düşünceleri yavaş yavaş götürmeye başlamıştı Onu geçmişe…

Hiç unutmuyordu; askerden yeni gelmişti Ankara’ya. İş aradığını duyan bir yakını, Maz-har Nedim bey’in adını vermişti Ona ve “ Ona git, “ demişti “ O işini halleder. “ Hemen gitmedi Necip bey; bekledi bir süre ve düşündü durdu bu süre içinde… Acaba?… On beş yirmi gün sonra kararını verip; gitti Mazhar Nedim bey’in yanına.

İş yerinde önce odacısıyla görüştü Mazhar Nedim bey’in. Ardından da odasına girip, ken-disini tanıttı. Geçten, balık etinde, yakışıklı, orta boylu ve takım elbiseli Mazhar Nedim bey, ol-dukça içten karşıladı Onu. Bu sıcaklıktan cesaret alan Necip bey, bir çırpıda derdini söyleyiver-di. Derdiyle yakından ilgilenen Mazhar Nedim bey, hemen telefon açıp ilgili şahısla konuştu.

Necip bey aynı gün öğleden sonra 4:30 da Mazhar Nedim bey’in anlattığı yere gitti. Çaldığı kapıyı açan bayana önce Mazhar Nedim bey’in adını verip, sorununu söyledi. Fakat bayan u-mursamaz tavırla Ona “ Bir hafta sonra gelmesini, “ söyleyince; biraz bozulur gibi olduysa da belli etmedi. Şunun şurasında bir hafta dediğin neydi ki, hemen geçiverirdi.

Bir hafta sonra yeniden aynı yere gitti ve bu kez Mazhar Nedim bey in anlattığı müdürle görüşmeyi başardı. Fakat müdür Ona “ Olmaz kardeşim! Elimden gelen bir şey yok! “ deyince, moralinin yanı sıra sinirleri de bir hayli bozuldu Necip bey’in. O hırsla yeniden Mazhar Nedim bey’in yanına çıkıp, çabuk çabuk olanları anlattı Ona ve aldatıldığını söyledi. Mazhar nedim bey Onu sakinleştirdikten sonra, olayı kendisine mal ederek “ O, seni değil; beni aldattı! “ dedi üz-gün tonda. Necip bey ister istemez sorunun bu olmadığını, aslına kendisine teşekküre geldiğini anlatmaya çalıştıktan sonra, gitmek üzere yerinden kalktı. Tam kapıdan çıkacaktı ki, Mazhar Nedim bey, bir sözüyle engel oldu Ona ve yeniden kalktığı koltuğuna oturtuverdi.

Necip bey derdini dinleyecek birini bulmuştu ya… Hemen konuya girip, “ Bakın, sizi ra-hatsız etmek istemiyorum, “ diyerek girdi söze ve “ Telgraf müdürlüğüne dilekçe verdiğini ama kimsesiz olduğu için ilgilenilmediğinden, “ yakındı. Bu sırada aklına yeni bir şey gelmiş gibi pat diye soruverdi Mazhar Nedim bey; fakat soruş tarzından kafasında bir şeyleri önceden planladı-ğı belli oluyordu: “ Peki, Ziraat bankasına müracaat ettin mi? “ sorusuna Necip bey’den olum-suz yanıt alınca da telefonu açıp, personel müdürünü aradı ve Necip bey’den bahsettiği konuş-masında Onun hakkında “ Genç, askerliğini yapmış ve iş beceriyor, “ dedi. Telefonu kapattıktan sonra da Necip bey’i personel müdürü Vefa Cemil bey’in yanına yolladı.

Bir umut gittiği Vefa Cemil bey, oldukça sert ve bir o kadar da aksi biriydi; astığı astık, kestiği kestik dediklerinden… Oldukça ters adamdı ya Vefa Cemil bey, Necip bey odasına girdi-ğinde yanındaki personel müdürüne aldırmadan, Ona ilk söz olarak sertçe “ Kardeşim, bir di-lekçe yaz ama pul yapıştırma,” oldu. Odadan çıkar çıkmaz, hemen kağıt kaleme sarılan Necip bey, alelacele bir dilekçe yazıp personel müdürüne verdi; vermesine ya, hani pek fazla umudu da yoktu…

Derken, üç gün sonra sözlüye çağrıldı. Kendisinde başka üç kişi daha vardı sözlü odasın-da. Şans eseri de ilk çağrılan kendisi olmuştu… Fakat heyecandan mıdır nedir, önüne konan daktiloyu yazamayınca, morali bozuk bir halde çıktı odadan.

Sözlüden üç gün sonra kendini biraz olsun toparlayınca, gitti yeniden Mazhar Nedim bey’in yanına ve sınavı anlatarak, “ Acemilik çektiği için daktilo yazamadığından, “ bahsedip, bütün yaptıkları için teşekkür etti ve çıktı odadan.

Üç gün sonra gelen bir kağıt oldukça şaşırttı Necip bey’i. Zira bu kağıt, işe başlama yazı-sıydı. Nitekim, bir kaç gün sonra, büyük bir heyecanla işe başladı. Fakat bu heyecan Mazhar Nedim bey’i unutturamamıştı. Daha işi girdiğinin ilk günü, ziyaretine gidip, bütün yaptıkları i-çin bir kez daha teşekkür etti. Mazhar Nedim bey Ona “ Beni utandırma! “ deyip, bir yığın ö-ğütte bulundu.

Bunun son görüşmeleri olduğunu o an ikisi de bilemezdi tabi. Yalnız Necip bey, her bay-ram, kutlama göndermeyi unutmadı Mazhar Nedim bey’e. Zira Ona karşı duyduğu minnet tüm yaşamı boyunca sürecekti….

Yavaşça yaslandığı yerden doğruldu Necip bey; babası ölmüş gibi bir acı duyumsuyordu. Ağladı… Ağladı! Biraz olsun kendisine gelince de, resmini istedi hanımından Mazhar Nedim bey’in. Resmi aldıktan sonra, elindeki paketi vermek isteyince; Mazhar Nedim bey’in hanımı, eski İstanbul hanımefendilerine yakışan bir tonda “ Siz de kalsın. Çoluk çocuğunuz yer, “ dedi. Necip bey, elini öpüp ayrıldı oradan…

Ağır adımlarla çıktığı apartımana, geriye dönüp şöyle bir baktıktan sonra, sokakta ilerle-meye başladı. O an düşündüğü tek şey, ömrü boyunca Mazhar Nedim bey gibi temiz karakterli birine rastlamadığıydı….

O. NURİ UÇMANOV

EMEK … EYLÜL 1998

Written by author06

Mart 20, 2007 at 11:42 am

DENEMELER kategorisinde yayınlandı

ŞEHİR

yorum ekle »

                                                                       ŞEHİR
 
 
          Geçtiğimiz yüzyılın son ayının son günlerindeydik; dışarıda zemheriyi kıskandıran bir soğuk vardı ve ben davetli olduğum resitali izlemek üzere Bilkent konser salonuna gidiyordum. Bilkent kampüsüne yolu düşenler bilir, hele toplu taşıma araçlarıyla kampüse gitmek zorunda kalanlar da-ha da iyi bilir, konser salonuyla dolmuşların yolcularını bıraktıkları yer arasında soğuk, ıssız ve ya-rı loş bir yol vardır; hani eşkıyaların iştahını kabartacak cinsten derler ya… Bir yandan içimin ür-pertisini birazdan dinleyeceğim resitalin sıcaklığıyla örtmeye çalışırken, bir yandan da “ İyi ki kampüsün içindeyim, “ diyerekten kendimi avutuyordum. Konser salonuna yaklaştığım sırada gö-züm sol tarafıma takıldı… Dondum kaldım bir anda ani bir içgüdüsel devinimle… Karşımda tabak gibi görünen şehirle baş başa kalmıştım. İşte o an
         Nice hayatlar vardı bu şehirde; yaşanmaktaydı dolu dizgin umarsızca. Nice ocaklar sönmek-teydi ve nice ocaklar yanmaktaydı ezelden ebede. Nice ışıklar parlamaktaydı bir yerlerde ve nice ı-şıklar sönmekteydi bir daha yanmamacasına. Ve insanlar ayrılı gayrılı, bazen de ayrısız gayrısız yaşamaktaydı tepelerinde, ovalarında, patikalarında.
       Nice insanlar bulurken huzuru dingin kollarında şehrin, nice insanlar da ruhlu ruhsuz bunaltı-lara gark olmaktaydı dehlizlerinde, karanlık odalarında. Yeni yaşamlar “ Merhaba, “ derken esrik-likle yaşama, niceleri de el sallayıp, “ Eyvallah, “ larla gitmekteydi karanlıkların ötesine; kalanlar ise umut etmekte bir şeyleri gönlünde yatanlarla.
          Apartmanlarında ayrı bir yaşam, kondularında farklı bir dram sürmekteydi günler ve geceler boyunca. Nice insanlar yaşarken parklarında sefil bir ömrü, nice insanlar da çöplüklerinde devam ettirmeye çabalamaktaydı kendilerine sunulan sözüm ona bu hayatı. Güller yetişirken patikaların-da, dikenler de çoğalmaktaydı kabir taşlarında, ki sefalı gülüşler karışmaktaydı feryadı-figan dolu çığlıklarına. Bir hayat çıkarken yaşama gelen akşamla birlikte, bin bir yaşam da bitmekteydi gece-nin karanlığında, sönen yıldızlarla birlikte.
          Her bebek getirirken yepyeni umutları, biten her yaşam da götürmekteydi gelecek beklentile-rini. Kimileri yudumlayıp şampanyaları, yerken havyarları ultra modern evlerinde esrikli müzikler eşliğinde düşünmeden ileriyi ve kimseyi; kimileri de lokma lokma yutmaktaydı çöplük kokan ek-mekleri dram dolu ezgilerle bin bir ürperti ile hatırlamamaya çalışarak yarını.
       Ovalarında yükselirken lüks ötesi bloklar, dağlarında yıkılmaktaydı bir gecede kondurulan derme çatma yapılar. Kimileri ısınmaya çalışırken inşaat artıklarıyla soğuğa karşı durur gibi zem-heri ayazında; kimileri de sürmekteydi sefasını doğadan gelen gazın verdiği rahatlıkla keyif üstü-ne keyif yaparken. Kimileri o bar senin, bu gece kulübü benim dalarken eğlence alemine, kimileri de yaşamaktaydı eş dost sohbetinde sıcak atmosferi. Gamsız yaşam sürerken kimileri, kimileri de yapmaktaydı yarının hesabını.
       Yaklaşan geceyle birlikte, kimileri sefa dolu kahkahalarını müzikler eşliğinde geceye karıştı-rırken, kimileri de söndürüp ışıklarını, bir sonraki güne yeni umutlarla başlamanın hesabıyla çekil-mekteydi sıcak yataklarına.
       Tatlı düşler eşliğinde yaşamaktaydı şehir gecenin koynunda; sabaha tazelenmiş bir yaşamla: “ Merhaba yeni gün! “ diyebilmek amacıyla içinde barındırdığı tüm canlılarıyla birlikte…
 
 
 
     O. NURİ UÇMANOV
   İncirli… Aralık 2000

Written by author06

Mart 12, 2007 at 10:51 am

DENEMELER kategorisinde yayınlandı

BULANIKLAŞMA

yorum ekle »

 

                                                                                BULANIKLAŞMA


 

          Bulanıklaşıyordu her şey. Yok oluyordu bir anda saniyeler öncesi yakın geçmiş. Bir delilik sa-rıyordu her yanını kuşatılmış. Bilemiyordu… Bilemiyordu. Bir dehlizde yaşıyordu sanki çıkmaya çalış-tıkça içine battığı. Zevk alamıyordu hiçbir şeyden. Duramıyordu yerinde. Deli danalar gibi dolaşmak, kırlara, bayırlara yayılıp alabildiğine koşmak; koşmak geliyordu içinden. Beyni kabarıyordu, ocakta kabaran kekler gibi. Bazen bağıra çağıra şarkılar söylemek, taşkınlıklar yapmak düşüncesi oluşu-yordu beyninde; bazen de düşüyordu uçsuz bucaksız yeise. O zaman ağlamak gelirdi içine; iğrenç ötesi garip duygular… küfürler alabildiğine.

         Yalnızlığın verdiği bir şey miydi bunlar? Yoksa yalnızlığa götüren şeyler mi? Sıkıştırıyordu bey-nini ve kalbini bilinmezler. İşte tam o anda çalıyordu kapının zili… çalıyordu ve… Her şeyi yok etmek düşüncesi eriyordu içinde. Gelene: “ Beni bırakma bir daha… Bir daha beni yalnız bırakma, “ demek geliyordu içinden: “ Birlikte eriyelim bu dehlizlerin içinde. Eriyelim ve… “

                                                                                                                               O. NURİ UÇMANOV

                                                                                                                                     İncirli… Nisan 01

Written by author06

Mart 12, 2007 at 10:37 am

DENEMELER kategorisinde yayınlandı

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.