Author06’s Weblog

Ne güzel kültür sanatla yoğrulmak; edebiyatla hemhal olup, kavrulmak

BOŞ HAYALLER Mİ?

yorum ekle »

Boş hayaller mi kapıldığım yoksa gerçek duygular mı? Yoksa içimde filizlenen bu tutkular boş kapılmalar mı? İçimde dalgalanan bu fırtınalar ve ihtiraslara karışan karalar, bir kurtuluş müjdesi mi dehlizlerden çıkışın ve filizlenmeye yüz tutan güneşin ilk huzmeleri mi? Yoksa yoksa, geçmişten gelen dalgalara karışıp, karanlıklar ormanına atacak olan karanlıklar prensesinin acımasız okları mı kalbimde beynimde ve ruhumda esen fırtınalara karışan bu duygu saplantıları?
Ya gözümden akan bu yaşlar?… Mutluluk denizine dökülecek olan, sonsuz ırmağın ilk damlaları mı güneş ışıklarıyla yoğrulmuş? Acılar girdabına sürükleyecek olan zehir akıntıları mı yoksa?
Düşünüyorum, düşünüyorum ve düşünüyorum durmadan… Neden böyle birdenbire bu ağır fırtınalar bulutunun içinde buldum kendimi? Bu bulut neden böyle apansız tutsak aldı beni? Bir türbülans içine beni çeken bu yaşanmışlığın kaynağı, fakat gerçek kaynağı ne? İçinde umudu barındıran basit bir ziyaret, nasıl sürükler insanı fırtınalar girdabının tam ortasına? Ya gözlerden fışkırttığı çavlanlara ne buyrulur?
Oysa, içinde pusu barındıran güneşli bir öğleden sonra gerçekleşen umut dolu bir ziyaretti O; yalnızca umudu içinde barındıran bir ziyaret. İçimde patlayan duygu tayfunlarına neden olacağı önceden kestirilemeyen, umut dolu bir ziyaretti yalnızca… İçtenlikle başlayan sohbet, sürmüştü olağan havasında. Yıllar sonra karşılaşan iki tanıdıklardı her ikisi de. Eski bir dostun sayesinde başlayan iş ilişkisi vesile olmuştu tanışmalarına. Yoksa yoksa… Hayır! Olamaz!… Olmamalıydı… Yoksa o tanışma ve beraberindeki iş ilişkisi, içten içe filizlenen bir tohumumu saklamıştı? Küçük tohum, içinde sevinçli bir hayat mı saklamıştı yıllar yıllar boyu; boy vereceği günü sabırla bekleyerek? Ve o umutlu ziyaret, patlatmış mıydı yıllar yılı sabırla boy vereceği günü bekleyen tohumun kesesini?
Oysa oysa, o aydınlık sabah evden beklenmedik biçimde çıkarken, içimde kuşku, kaygı ve biraz da kızgınlık vardı. Ani bir kararla gitmeye karar vermiştim, yıllarca görmediğim yakınıma uğramayı. Görmüştüm de. Ve sıcak sohbetin ardından, binmiştim otobüse; amacım evime gelip işlerimin başına dönmek. Lakin, otobüsün güzergahının ayırtına varınca, vermiştim kararımı. Vermiştim ya; bu kararın getireceği fırtına kıtasını ve bu kıtaya akan çağlayanları kestirememiştim. Gerçekten kestirememiştim, beni bu hale getireceğini o ziyaretin. Güneşli öğleden sonra, ziyaret çıkışında da kestiremiyordum daha sonra olacakları işin garibi. Hani bıraksan, sabaha kadar sürecek olan o sohbet de hiçbir ipucu vermemişti. Vermemiş olabilir miydi?
Ne olmuşsa eve geldikten sonra olmuştu. Her can sıkıntısında ve sevinçli anımda yaptığım gibi, açmıştım müziği… Normal gitmesi gerekenler, o seyirde gitse de; çok değil, daha on dakika geçmeden kırmızı alarmı vermişti. Sonrasında gelen şiddetli duygu baskılaması, ne müzik dinlememe izin vermişti, ne de başka bir şey yapmama. Fakat pardon! Bir şey yapmama izin veriyordu o duygu baskılaması… Uyumama! Tanrı’m! Hiç olmazsa izin vermişti uyumama. Yoksa 45 G gücünden beter, bu duygu baskılamasının altında ezilip gitmem içten bile değildi. Aksi gibi, uyandıktan sonra da, geçmemişti bu baskılama. Ertesi gün, iş bahanesiyle yapılan ziyaretin ardından eve gelince; yeniden abanmıştı üzerime bu 45 G gücünden beter baskılama. Tıpkı şu an olduğu gibi.
Fakat, sormadan edemiyorum kendime; neden bu kadar yoğun yaşadım ve yaşıyorum bu duygu kasırgasını? Tamam, daha önce de karşılaşmıştım ciddi duygular beslediğim biriyle uzun aradan sonra ve onunla da sohbet etmiştik uzun uzun işyerinde. Fakat çıkınca oradan, bir süre başımda esen duygu fırtınasından sonra durulmuştu her şey. Normal yaşantımı sürdürmüştüm olağan seyrinde. Ve üzerime 45 G gücünden beter, böylesi bir güç abanmamıştı. Abansa abansa, en fazla 10 G gücündeki bir şeydi. Öyleyse, filizlenen bu duygunun ayrımı neydi? Neden bu derece duygu kasırgalarının esmesine neden olmuştu?
Kaderin garip bir cilvesi miydi? Yoksa, yıllar yılı toprak altında boy vereceği günü bekleyen ve bu süre içinde bizi başka topraklarda yaşamaya mahkum ederek, aklımızdan kendisini gizleyen o tohum mu, “ Olgunlaştım ve filizlenmek, gözlerimi bir damla güneşe uzatmak; buradan size, damla damla gönenmiş yaşamlar tattırmak istiyorum artık, “ iletisi mi gönderiyordu.
Ya ne buyrulur, sıcak bir bahar ikindisinde cadde ortasında karşılaşmaya? Tamam, işyerine yakın sayılsa da, uzaktı yaşadığı yere. Fakat, yaşadığım yerin dibindeydi karşılaştığımız cadde. Belki garip gelecek fakat, çok değil, yarım saat bile olmamıştı oradan geçmem. Alacağımı alıp, biran önce evime dönmenin telaşındayken, çıkmam da ani bir kararla olmuştu zaten, hani gitmesem de oluyordu, birdenbire karşıdan yürüyüvermişti bulunduğum yöne doğru. Rastlantının bu kadarı da filmlerde bile olamazdı. Tabi gerçekten rastlantıysa… Eğer kaderin cilvesi değilse, çarpıcı bir rastlantıydı bu.
Düşününce sonrasında yaşananları, inanmak istiyorum buna tüm yüreğimle. Fakat, bir kuşku ve kaygı bulutunun da dolanmasına engel olamıyorum içimde. Yaptıklarına ve söylediklerine karışan o çekimser ve yeis dolu tavırlar, içime atılmasına neden oluyor buruk acıların. Ve artık istemiyorum, çaldığım kapıların ardında gördüğüm buruk acıları; hele yıllar yıllar önce bir aymazlık sonucu, koskoca iki yıldan fazla zamanımı zehir eden, “ Seninle başım dertte, ne yapsam bilmiyorum, “ şarkısını. Ve asla istemiyorum, o şarkının anlattığı olayları ve duyguları yaşamayı. Zira, bugüne kadar o kadar çok yaşadım ki onları…
Gecenin bu saatinde, Paris’ten esen Chansonların eşliğinde, “ Keşke! “ diyorum “ Keşke bu duygular, içimde yıllar önce filizlenseydi! “ O zaman, başka türlü olurdu ikimizin de yaşantısı. Belki, ayrı ayrı topraklarda çabalarken köksüz kök salmalara; yaşamazdık ikimiz de o acıları ve katlamak zorunda kalmazdık, ruhumuzun örselenmesine izin vermezdik, o aldatmaların. Bu acı dolu anlarda, örselemek yerine ruhumuzu, mutluluk semalarına kanat açardık, söyleyerek aşk kokan şarkıları…

O. NURİ UÇMANOV

ANKARA …. 27. 05. 2008

Written by author06

Mayıs 30, 2008 at 8:23 pm

Kategorilenmemiş kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , , , ,

PUSLU HAVA

bir yorum

Puslu bir hava hüküm sürmekteydi anakentte, birkaç gündür süren yaz misali havanın aksine. Sabahtan yaz gibi olan hava, öğleden sonranın ikindiyi geçtiği sırlarda, giderek puslanmaya başlamıştı. O yine yalnızdı koca evde; yine bir başına anılarıyla ve acılarıyla ve içinde kopan bilmem nereden geldiği belli olmayan fırtınalarıyla başbaşa yine.
Lakin açıktı gökyüzü. Fakat tenha sayılırdı sokak. Oynayan bir iki çocuk bahçede, yeni doğmuş çocuğunu elinden tutup gezdiren, ilk gençliğini yeni ikmal etmiş bir anne. Ve sokaktan geçen bir iki araba… Aslında niye geçtikleri belliydi ya… boş ver, karıştırma orasını hiç!
Oturmuştu daktilosunun başına. Hayır! Başına oturduğu daktilosu değildi artık! Çoktan tarih olup gitmişti, yıllar yılı yazılarını yazdığı o güzelim daktilosu. Lakin bir şeyin başına oturduğu doğruydu.. bilgisayarının. Hani şu gelişiyle, daktilosunun bir anda masa süsü olmasına neden olan. Ve gelişiyle bilgisayarının, dertleri de büyümüştü. Teknik sorunların ve sıkıntıların yanı sıra. Allah’tan bilgisayarcıydı aynı zamanda da, çözüveriyordu oluşan sorunları; çözemediklerini de, anında bilgisayarcısına havale ediveriyordu. Tabi bu arada asıl görevi olan yazarlığı arka plana itip, bilgisayarla gelen dünyaya kapılıvermiş; ihmal etmişti yazılarıyla birlikte kitaplarını da. Üstüne üstük, bilgisayar, gelişiyle, hamallığı da beraberinde gelmişti. Bir sürü iş vardı yapılacak onda. Kolay mı, koskoca dünyaydı bilgisayar… Hele İnternet’in büyülü dünyası, ona yazdıklarını yayınlatma fırsatını vermenin yanı sıra, bazı şeyleri öğrenmesini de sağlamıştı.
Dışarıdaki hava, giderek yaklaşan fırtınanın işaretlerini verirken, İnternette dolaşmaya başladı. O site senin, bu site benim dolaşırken, gözü birden bire bir habere takıldı. Tam Onluk bir olaydı bu haber; üstelik haberin ortasındaki resim, hiçte yabancı değildi ona. Yabancı olmadığı gibi, çok iyi biliyordu o resmi. Biliyordu da, uzun zamandır haber alamamıştı…
Son günleri yaşanıyordu şubat ayının başkentte. Yazda kalmaya havayı canlandırsa da, uzaktan uzağa yüzünü belli eden soğuk hava, olağanüstü bir şeyler olacağını ima ediyordu adeta. Savniye Ceylan, o sabah evden her zamanki haliyle çıkmış, hatta bahçede karşılaştığı yaşlı teyzeyle yaptığı içten sohbetin etkisiyle müthiş bir moral deposu olarak gelmişti bakanlıktaki görev yerine. O kadar moral deposuydu ki, girişteki o ablak güvenlikçiyle bile şakalaşmıştı. Yerine oturduğunda adeta şarkılar fısıldıyordu. Uzun bir hastahane çalışmasından sonra atandığı bu bakanlığa, böyle neşeli geldiği ender anlardan biriydi. Hatta, iş arkadaşları hafif yollu imalarla dalga geçmişlerdi onun bu neşesiyle, olağan iş havasında.
Her zaman yaptığı gibi çayını alıp, günlük randevularını planlamıştı. Aksi gibi, bir sürü görüşmesi vardı; tedavi etmesi gereken bir sürü psikolojik sorunlu insan demekti bu Savniye için. Bu da mesleğinin bir cilvesiydi; psikolog olarak başka bir şey yapacak değildi ya!
Saat 9:30 civarında başlayan terapileri, olağan seyrinde sürerken, birden telefonu çaldı. Bakmadı telefona, zira terapi seansı bölünemezdi. Derken bir kez daha lakin, bu kez biraz ısrarlı çaldı telefon… ardından aynı biçimde bir kez daha… Almacı kaldırıp, koydu yerine. Bir yandan da, emekli diplomatın teyzesi olan hastasından, özür diliyordu; bu münasebetsiz telefon için. Derken, kapı açıldı ve gençten bir bayan başını içeri uzattı. Savniye tam ona terapi kurallarını anımsatacaktı ki, kız telaşını bastırmaya çalışan bir tonda, “ onunla acilen görüşmesi gerektiğini,” söylüyordu. Özür dileyip hastasından, çıktı Savniye odadan. Kapının önünde, sekreter kız  “ Acilen bakanlık katından beklendiğini, “ belirtince; bu kez telaşlanma sırası Savniye’ye geçmişti. Bir psikolog öyle apar topar… Bakanlık tarihinde görülmemiş bir şeydi bu! Hani, üst düzey bir yetkili olsa, ya da bir memur… “ Belki mesleki konuda, bakana bir bilgi lazım olmuştur, “ diyecekti. Fakat, bakanının psikologla ne işi olurdu ki? Yoksa bakan… Hükümetle arasının iyi olmadığı söyleniyordu son zamanlarda. Ayrıca, bakanlıktaki fısıltı gazetesi,” Katıldığı bir yurt dışı gezisinde yaşadığı sıkıntılı anlardan dolayı, epey bir bunalımlı günler geçirdiğini, “ yazıyordu. İster misin bakan?…
Bakanlık katına çıktığında, onu yüzleri asık bir sürü insan karşılamıştı. Yoksa… Öngörüsü çıkıyor muydu ne? Müsteşar, hemen onu bir koltuğa oturtup, kapıları kapattı. Sekretere, “ Odaya ne telefon bağlamasını ne de ziyaretçi almasını, “ söyledikten sonra, bir numara çevirip; “ Kata ve şu an bulundukları odaya kimsenin yaklaştırılmaması için, yüksek donanımlı güvenlikçi, “ istedi. Ve masanın yanına giderek bir düğmeye basmasının ardından, kısa bir vınlamayı takiben Jammer devreye girdi. Anlaşılan iş ciddiydi; Savniye’nin öngördüğünden daha da çok! Sakın bakan, akıllara zarar bir şey yapmış olmasın? Yoksa bunca Beyaz saray örneği yüksek güvenlik önlemi niyeydi? En sonunda, O bir psikologdu… Bir psikolog!
Müsteşar lafı dolandırmadan hemen konuya girdi. Durum gerçekten çok ciddiydi. Hem de ülkenin yüksek çıkarlarını tehdit edecek karar! Fakat Savniye, anlayamıyor ve kafasında çözmeye çabalıyordu; böylesine yüksek güvenlikli bir konuda, bakanlığın ve ülkenin emrinde onca yetkin insan, hele askeri güç dururken, niye kendisi böylesine bir güvenlik önlemlerinin alındığı toplantıya, hem de apar topar çağrılmıştı ki?… Müsteşar olayı anlattığı zaman, sarsıldığını du-yumsadı; hem de hücrelerine kadar. Ve bu sarsıntı, çağılmasından itibaren yaşadıklarından daha da fazlaydı.
Birkaç saat sonra, bakanlık tahsisli özel uçağa binerken bile, bu sarsıntının ilk anki etkisini duyumsuyordu. Fakat ondan çok, bu tehlikeli görevin sorumluluğunun tonlarca ağırlığı, beyninde çöreklenmişti çoktan! Ülkenin geleceği bir anlamda onun göstereceği çabaya bağlıydı artık… Uçak havalanırken, üzerine abanan G gücü değil, bu 30 G gücünden beter ağırlıktı. Ve uçak, savaş pilotların tabiriyle, “ destination unknown, “’a gidiyordu… Bu görev tabirinde olduğu gibi, uçuşun sonunun nereye varacağını, görevi veren müsteşar bile bilemiyordu.
Uçak Adriyatik üzerinden geçerken, Savniye altındaki çivit mavisi derinlikten çok, üstlendiği görevin derin ağırlığıyla dans ediyordu. Roma havaalanına inerken de, bir olağanüstülüğü anında sezinlemişti . Daha doğrusu, meslek hastalığı devreye girmişti.
Normal inişini yapan özel uçak, derhal alanın uzak köşesine çekilmişti ve bunu yaparken de kimsenin ruhu rahatsız olmamıştı. Dışarıda Savniye ve beraberindekileri bekleyense, zırhı bir limuzin ve bir sürü siyah giysili adamdı. Üstelik, hiç de nazik değildiler. Hallerindeki telaş, görme özürlüler tarafından bile algılanıyordu. Araba son hızla kente doğru yol alırken, Savniye tam kafasında ne yapacaklarını oluşturuyordu ki, birden telsizler cayırdamaya başladı. Ve araba, ani bir sağ dönüşle, daha önce şoföre bildirilen güzergahından saptı. Savniye, o an neler olduğunu sorabilmişti sadece. Aldığı yanıtsa, sorduğuna pişman etmenin yanı sıra, tüm kanının derin dondurucuya girmesine yol açtı. Papa, Vatikan’daki o ünlü meydanda, açık hava toplantısı yapıyordu. Hani şu 12 Eylül sonrasında, bundan önceki Papa’nın bir Türk tarafından vurulduğu meydan…
Araba, meydanın olabildiğince uzağında durdu. Zira en bilinen bir kuraldı; kuşu ürkütmemek gerekiyordu. Apar topar arabadan fırlayan Savniye ve görevliler, meydandaki kalabalığa balıklama daldılar. Bir yandan, meydanın her zerresini tararken, bir yandan da, yüzlerinin rengini ve vücutlarından çıkanları, civardan saklamaya çalışıyorlardı. Maazallah ya birisi… Belli mi olurdu, aradıklarının çevresinde birilerinin olmadığı ve bunların aradıklarına haber uçurmayacağı ya da o dönemin Papa’sının başına gelenlerin, kendi başlarına gelmeyeceği… Meydanı karış karış tararken, bir yandan da gözleri, Papa’nın konuştuğu kürsüdeydi. Ya aradıkları kürsüye fırlayıp…. İşte o zaman; her şey biterdi Türkiye açısından…
Onlar meydanda yana yakıla aramaya devam ededursun, telsizler yeniden cayırdamaya başladı. Ve bu cayırdayan telsizle birlikte, meydandakilerin telaşı bambaşka bir yöne kalanize oluverdi birden bire… Zırhı araç, bu kez son hızla yol alıyordu içindekilerle birlikte; fakat bu kez tam tersi istikamete, yani havaalanına! İçindekilerdeyse, başka bir telaşın yanı sıra, belirgin bir rahatlık sözcüklere dökülmese de, arabanın içine yayılıyordu… Yayılmasına ya; yine de arabadaki gizli servis elemanlarında bir tedirginlik vardı. Meslek yaşantıları boyunca, bu tür saptırmalarla karşılaşmaktan öte, kendileri de aynısını yapmışlardı; hem de sayısını unutacak kadar.
Uçak yeniden Adriyatik üzerindeydi. Lakin yönü geldiği yer değildi. Uçakta bulunanların ve gizli servis elemanlarının, aklı hala Vatikan’da olsa da, herkesin yüreği zamana karşı yarışın bilinciyle atıyordu. Dilekleriyse, ortaktı; bu gelen ihbarın yanlış çıkmaması… Yoksa, her şey arapsaçından beter olabilecekti bir anda. Bu ikilemleri de, uçak Tiran’a inip; onları havaalanından alan araç, İtalyan büyükelçiliğinin önüne götürene kadar sürecekti.
Araç, büyükelçiliğin önüne gelip de, eylem yapan kişiyi gördüklerinde; dudaklarının arasından çıkan, neredeyse küçük çaplı bir fırtınaya neden olacaktı Tiran’da.
Dikkatlice baktılar, büyükelçiliğin önüne… Yanılmıyorlardı… Yüreklerinin yerini değiştiren aradıkları, arzı endam ediyordu kaldırımda.
Araç yine uzak bir noktaya çekilmişti. Kısa bir planlamanın ardından Savniye, elçiliğe uzak bir noktada beklerken, beraberinde gelen diplomatlar, yavaş adımlarla yürümeye başladılar elçiliğin önüne doğru. Bir gözleri de, civarda mevzilenen gizli servis elemanlarındaydı.
İçlerinde yaşadıkları telaşı gizlemeye çalışan adımlarla elçilik önüne geldiklerinde, sanki rastlantıymış gibi; sanki meslekten gelen bir alışkanlıkmış gibi, başlarını elçilik binasına çeviren diplomatlar, sıradan bir karşılaşma havasını vererek, elçilik önünde eylem yapan şahsa yaklaşıp, her zaman yaptıkları gibi, havadan sudan, dostça sohbete başladılar.
Onlar sohbeti koyulaştırmayı başlayıp, eylemciyi elçilik binasına soktukları sırada, turuncu alarmda olan gizli servis elemanları ve Savniye’de, alarmın düzeyini kırmızıya yükselttiler. Savniye önde, gizli servistekiler daha önde, ablukaya aldıkları eylemci, bir an diplomatlardan başını kaldırıp çevresinde olup bitenin ayırtına varınca…
Uzun ve sıkıntılı bekleyişin ardından, elçiliğin yüksek kapısı açıldı ve araba bir kez daha havaalanına doğru direksiyon kırdı. Fakat bir ayırım vardı içindekilerin yüzünde; oldukça ciddi bir ayrım, artık gözlere yansıyordu. Ve bu hava, uçakta da aynen sürecekti.
Uçak, Tiran Uluslar arası havaalanından tekerlek kesip, yönünü Türkiye’ye çevirdiği sırada, Savniye bir yandan yanındaki eylemciyle konuşurken, bir yandan da, elinde tuttuğu eylemcinin pasaportuna bakıyordu… kırmızı pasaportuna! Bu kez, üzerinden geçtikleri Akdeniz ve karşı sahillerin tadını yalnız Savniye çıkartmıyordu; uçaktaki herkes, hatta pilotlar bile, bu tadı yudumluyorlardı. Uğruna bunca sıkıntıya katlanılan diplomat bile, bu tattan nasibini almıştı. O kadar ki, normal seyrinde konuşmasını sürdürüyor; espriler bile yapıyordu.
Uçak Esenboğa’ya tekerlek koyup, gözlerden uzak bir yere çekilirken, diplomatlar kendilerine ayrılan bir araçla bakanlığın yoluna düştükleri sırada; Savniye ve eylemci diplomat, ambulansla çoktan psikiyatri kliniğinin varmışlardı bile…
Savniye, psikiyatri kliniğinden çıkıp, tahsisli araca binerken; şöyle bir baktı binaya buruk bir yüz anlatımıyla. İçinden bir duygu, buraya artık daha sık geleceğini söylüyordu… tıpkı eskisi gibi.

O. NURİ UÇMANOV

İncirli … Nisan 08

Written by author06

Nisan 10, 2008 at 1:12 pm

Kategorilenmemiş kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , , , ,

GARİP ŞEYLER

yorum ekle »

Bunaltıcı birkaç günün ardından nispeten serin bir hava hüküm sürmekteydi Ankara’da. Garip, gerçekten çok garip şeyler olmaktaydı incirden adını alan semtteki merkez caminin önünden geçen saydam caddeye açılan kılıç yeşillikte. Gerçekten çok garipti orada ve civarında yaşananlar.
Uzun zamandır sürmesine karşın bu olanlar, bunaltıcı geçen temmuzun bitmesine iki gün kala yoğunlaşıvermişti birden bire… Hele temmuzun son gecesi ayyuka çıkmıştı işte! Bunun bir gün önce tatlı bir ikindi vakti parka gelen motorsikletli yirmili yaşlarının yeni ikmal edenlerle ilgisi olabilir miydi? Ya da yeşillikteki yapının ya-nındaki çoklu oturağı kendilerine mesken edinen ademlerle?
O akşam, her zaman saat sekizde sönen yeşillikteki yapının ışığı sönmemişti gecenin bir yarısına kadar. Ve korumakla görevli adem yeşilliği, o yapının içindeydi. Ge-ce vaktini vurduğunda zamanölçerler, birileri gelmişti yapıya; uzun süre yüksek per-deden konuşmuşlardı korumacıyla. Onların sesleri sürerken de birileri daha peyda olmuştu yapının yanındaki merdivenlerinin başında ve vardı ellerinde iletişim araçları beyaz gömlekli siyah pantolonlu bu kişilerin. Pervasızdılar alabildiğine aynı zamanda da.
Gözetlenmekteydi ve belki de dinlenmekteydi demirli camın içi. Hedef miydi yoksa demirli camın içindeki ademoğlu? Bu yüzden mi gelmeden üzerinden ışıklar saçan araç, çöl sessizliğine bürünmüştü ortalık? Üzerinden ışık saçan araç geçince de saydam caddeden birileri gelmişti bıyıkları yeni terlemiş; gelmiş ve geçmişti ağır ve çalımlı adımlarla karanlık yokuşa doğru.
Hedefti işte demirli camın içindeki ademoğlu. Son perdesi oynanmaktaydı o gece sergilenen oyunun. Bu yüzden gecikmişti belki de üzerinden ışık saçan araç. Ama hayır! olamazdı bu! Olabilir miydi yoksa? İnanmak olanaksızdı neredeyse buna?
Bir gün öncesi, o tatlı ikindi vaktinde yapının yanındaki çoklu oturaktan bir ayağı aksayan bir adem gözlerken demirli camın içini, motosikletli yeni yetmeler de gelmişti yeşilliğin yola yakın ağacının altına. Fakat söylemiyorlardı “ o ağacın altında “ şarkısını. Ama yüksek sesle mırıldanıyorlardı ölüm marşını; belki de başka türlü söylüyorlardı “ o ağacın altında “ şarkısını… O anda bir adem geçmişti uzun boylu, zayıfça; bir ileri bir geri gidip gelirken, bakmıştı bir o yeni yetmelere, bir demirli camın ta içine.
Bir gün sonrası… Beyaz gömlekli bir adem, konuşmuştu demirli camın içindeki yapıdaki konuşup duyamayan biriyle; belki de yanlış görmüştü demirli camın içindeki ademoğlu o karanlıkta. O akşam, geçen tekerleklilerin arasında geçmişlerdi beyaz giyinimli ademler demirli camın önünden ve girip çıkmışlardı yeşilliğe ve yanındaki demirden oyuncakların olduğu taşlığa. Ve o akşam, daha da yoğundu demirli cama doğru gelen fiyt fiytler. “ Fiyt! Fiyt! “; en yüksek perdeden işte! Tam iki kez.
Elinde terazi tutan bayanın simgelediği yere çok girip çıktığı içindi demirli camın içindeki ademoğlu belki; belki de elinin kalem tutmasından ve omuzu kalabalıklara sempatisinden öte, yakınlığından dolayı duyulan rahatsızlıktan dolayıydı bu ağırlık.
O geceki serin ıssız ve yağmurlu hava, bir şeyler mi barındırıyordu içinde? Bir ara yağan yağmurun ardından daha da artan serinlik ve ıssızlık, kesilen suya tutulan yas mıydı yoksa demirli camın içindeki ademoğlu için dökülen yaş ve üzeri betonla kaplı toprak yapının yansıtılması mıydı? Hani, bir anlamda omuzu kalabalıklara ve diğerlerine gözdağı vermek adına, bir iki gün sonra gideceği uyarısını vermek için.

O. NURİ UÇMANOV

İncirli … 01.08.07

Written by author06

Mart 7, 2008 at 9:25 am

Kategorilenmemiş kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , , ,

OKUMANIN GÜCÜ

yorum ekle »

Sana o iletiyi gönderdiğimin gecesiydi; hani şu bana gelen ve mesleğinle doğrudan ilgili ol-uğu için sana da gönderdiğim ileti…
O gece nedendir bilinmez, müthiş bir sinir buhranıyla gözlerimi açtım sabah ezanına doğru. Hani şu meşhur 1987 yılında olanlar var ya… işte onların benzeri. Ne mi yaptım o zaman? Kısa bir debelenmenin ardından kalktım yatağımdan. Çalışma odama geçip, yaktım okuma lamba-mın ışığını ve daha yataktayken aklıma gelen şeyi yaptım; daha birkaç saat önce okuduğum kitabı okuma devam ettim kaldığım yerden. Hani şu 1950 iktidarı başvekilinin dramını anlatan kitap var ya…
Okumanın başında, yatakta yakama yapışanlar peşimi bırakmadı. Lakin okudukça ve satırlar ardı ardına geçip de, sayfalar birer birer döndükçe; yataktaki o buhran düşünceleri de birer birer yıkılmaya başladı. Ve geçen satırlar ve dönen sayfalarla birlikte, bir heyecan ve huzur dalgası bir anda tüm bedenimle birlikte, ruhumu da sarıverdi. Pozitif enerjiyle dolduğumu gözlerime yansıyan dalgalardan anlayabiliyordum. Ve bunlara öylesine gereksinimim vardı ki… anlatamam!
Gerçi bir ara okurken, o yataktaki buhran düşünceler yeniden saldırmaya çalıştılar ancak… hemen okumaya vererek kendimi, bertaraf hemen onları; kitaba konu olan başvekilin ülkenin içine düştüğü ve sonunda gelen ihtilalle birlikte, kendi yaşamına da mal olan olumsuz koşulları i-zole edememesinin aksine. Evet, o başvekil, o olumsuz ve ülkeye zarar veren o koşulları izole edememişti bir türlü… Etmek itememiş miydi yoksa? Ya da ettirilmemiş miydi eski komitacı birisi tarafından? Her neyse, bu direnişi ve aymazlığı iktidarının ve partisinin ihtilal dalgası altında tükenişine yol açarken; kendisini de canından etmişti. Üstelik, ihtilal sabahının gecesinde bile hala şansı vardı o başvekilin. Eğer bu şansı kullansaydı… kullanabilseydi… kullandırılsaydı şu ya da bu biçimde….
Sabah ilk ışıkları yavaş yavaş bu ana kente yayılırken, ben de on – on beş dakikadır kendimi zorladığım yorgunluğa daha fazla dayanamayıp, kitabı elimden bıraktım; okuma lambamı söndürdüm. Bir iki dakika içinde de, daha iki saat kadar önce buhranlar içinde kalktığım yata-ıma dingin bir halde bırakıp kendimi, huzur içinde ve enerjiyle dolu, uykunun dehlizlerinde gizemli yolculuğa çıkmak üzere kendimi yastığa teslim ettim.

O. NURİ UÇMANOV
ANKARA ……. 21. 01. 2008

Written by author06

Şubat 5, 2008 at 7:32 am

Kategorilenmemiş kategorisinde yayınlandı

Tagged with , ,

AKŞAMLA GELEN

yorum ekle »

AKŞAMLA GELEN

Hava kararıp,
kent kendine
dönünce her akşam;
gri renkli bulutlar
sarar her yanı;
dalga dalga
kentin üzerine abanan.
Ve başlar, her evde,
her caddede ve sokakta
ayrı bir yaşam
- ki içe dönük
ayrılı gayrılı
sessiz ve uzak izlerden –
Derin bir sızı kalır,
geceye karışan,
ıssız cadde ve sokaklardan;
kimsesiz parklar ve duraklardan.

O. NURİ UÇMANOV

Ankara/ Kızılay( YAZ-VAK)… 08.09.99… 19:32

Written by author06

Ocak 3, 2008 at 5:03 pm

Kategorilenmemiş kategorisinde yayınlandı

yorum ekle »

Evimden kış manzaraları - 1

Written by author06

Ocak 3, 2008 at 4:59 pm

Kategorilenmemiş kategorisinde yayınlandı

BİR AKŞAM OLANLAR

yorum ekle »

“ İyi akşamlar sayın izleyiciler; yaşamı birlikte yaşamaya hoşgeldiniz İlk olarak Başkentte dün akşam meydana gelen bir haberi almak üzere Ankara temsilcimiz Adil Yazan’a bağlanıyoruz…
“ İyi günler Adil; beni duyabiliyor musun? “
“ Evet Demir Erkan, seni duyabiliyorum. “
“ Orada neler oluyor? Daha doğrusu ne oldu? Anlatır mısın lütfen? “
“ Soğuk bir Ankara akşamüstünden iyi akşamlar Demir Erkan;
Dün sabah olanları biliyorsun. Kısaca özetleyecek olursak… Adamın, birlikte yaşadığı kadının ağza alınmayacak kösnül küfürlerinin sonucunda çarptığı gardırop kapısının vidasının yerinden çıkmasından sonra başlayan olaylar zinciri, öğlen saatlerinde kadının sehpayı salonun ortasına fırlatmasıyla doruğa tırmanmaya başlamış; durum adam tarafından kadının ablasına aktarılarak, kardeşi hakkında acil önlem talep ettiği zaman, ablasının kardeşiyle konuşmak için ısrarcı olduğu sırada kadın öldürmek kastıyla adamın kafasına kristal kül tablasını fırlatmasının ardından bu vahim durum adam tarafından polise ve ambulansa intikal etmişti. Fakat, gelen ambulans görevlileri, polis geciktiği için hiçbir şey yapamadan maalesef gitmek zorunda kalmışlardı..
Onların gidişinden sonraysa, kadının babası telefonla aramış ve kızına ” Adamın ve Adamın akrabalarının hiçbir şey yapamayacağını ve adam toplayıp orayı başlarına yıkacağını; Ankara’yı Onlara dar edeceğini ” söylüyordu ki, Adam, yaşanan o gerilimli anların etkisiyle ve kadının babasını sözlerini duyunca, telefonu kadının elinden kaptığı gibi “ Siz ne demek istiyorsunuz? “ gibilerinden hesap sorar tarzda konuşunca; kadının babası hiç çekinmeden Adamı tehdit ediverdi. Fakat Adam, bilemiyordu tabi yaşadığı sinir bozukluğunun hiçbir şey olmayacağını ve o an olaylardan daha ağırını gün geceye kanatlanırken yaşayacağını…

Neyse, haberimize devam edecek olursak;

Bu olaylardan sonra Adamı sinir buhranlarıyla koca evde bırakarak ablasının oğlu ile birlikte ablasına gitmişti kadın. Gidişinin ardından önce koca ev, kısa bir süre sonra da Adam, sükunu bulmuştu. Hatta o kadar ki, Adam sırf bu sükunet ve ruh dinginliği bozulmasın diye kadının gelmesini hiç mi hiç istemiyordu. O kadar sükun doluydu ki Adam, akşamın ilerleyen saatlerinde nargile keyfi yapmaya başlamıştı camın önünde. Fakat, sanki bir el, bu ruh dinginliğini bozmaya karar vermişti. Ve o korkunç anda fazla uzak değildi sanki…
Nitekim, saat 22:10 sularında kapının anahtar yuvasındaki tıkırtının ardından zıplamıştı yerinden panikten çok huzursuzlukla. Zıplamıştı yerinden, lakin ne yapacağını bilen birinin kararlılığı vardı üzerinde; aynı zamanda da olabileceklerin kaygısı. Vardı da bu kaygı; o an için bambaşka bir yerden geleceğini bilemiyordu tabi Adam ve de vahim sonuçlara yol açabileceğini biraz sonraki ısrarının….
Ne mi olmuştu? Eve gelmişti kadın o saatte ve ısrarlı kapı çalışlarına ve kapıyı açtırma çabalarına yanıt vermemişti Adam. Kadınsa, en iyi bildiği ucuz yola, daha önce de birçok kereler yaptığı, saparak, hemen tehditler arasında kapıyı yumruklamaya başlamıştı. O an için Adamın aklından geçen kadının yeğeninin, ki Adam, Onu kapıda bekliyor sanıyordu, kapıya dayanarak işin çığından çıkabileceğiydi. Lakin Adam, buna da hazırlıklıydı ya da daha basiti, kadının polisi arayıp, ekibi sevkettireceğiydi, daha önce bu yolu da denemişti de, Adam buna da hazırlıklıydı; yanıtını çok önceden tasarlamıştı…
İşte içeride Adam bu durumlara kendini hazırlamışken, beklenmedik bir şey olmuş; kadın hiç beklenmedik ve daha önce denemediği bir yola başvurarak, kapı açılmayınca durmadan Adama her türlü rahatsızlığı veren üst kattaki daireye çıkmıştı… Bir süre sonra Adam, camın önünde sıkıntıyla karışık huzur içinde, fakat sıkıntıdan çok huzur ve kararlılık dolu bir halde nargilesini tüttürürken, telefon çalmıştı. Telefona bakınca da, üst kattaki dairenin numarasını görerek, açmaktan vazgeçmişti geçmesine ya… içinde bir sıkıntı oluşmuştu gizliden gizliye bu konuda. Bu arada telefon da durmadan çalıyordu. Derken, içindekini daha fazla susturamayan adam, telefonu açınca üst kattaki bayanın sesiyle karşılaşmıştı.
Bozuk bir ses tonuyla konuşmaya başlayan üst kattaki bayan, kadını eve alması konusunda Adama baskı uygulamış; bunun işe yaramayacağını anlayınca da, alt kültürsüzlüğünün getirdiği yola başvurup, tehdit etmeye başlamıştı Onu. Bunu yaparken de, hakaret etmeyi ihmal etmemişti. Adamın geri adım atmadığını görünce de ” Kaplıcasıyla ünlü yerden fedai getireceğini ve o gece Adamın kapısının kırılarak, camının çerçevesinin ineceğini! ” tehditler eşliğinde söylemişti.
Bir süre sonra, kadın, bu kadınla birlikte, Adamın kapısına dayanmış ve olaylar büyümesin diye ve büyük bir aymazlıkla kadını eve almıştı Adam.
O gece ve bugün Adam için oldukça sıkıntılı ve uğradığı bu korkunç ihanetin pençesinde geçerken, Adam için bir turnusol kağıdı görevini de görerek; uzun zamandır içindeki kuşkuları da açıkça ortaya koymuştu. Artık yanılmıyordu; birlikte yaşadığı kadının üst kattakilerle bir ilişkisi vardı; bambaşka bir ilişki… Yoksa neden, sadece iki yıl önce tanışılmış bir komşu olmasına karşın, üst kattaki kadın, işi bu kadar ileri boyuta taşısındı ki? Belki de, bu ilişki çok uzun zamandır vardı ve Adam da bazı şeyleri gizleyen bir paravandı… işi bitince, tıpkı babası gibi, ortadan kaldırılacak bir paravan. Ve o gece Adam, ağır bir gerçeği de öğrenmişti; üst kattaki kadına o tehditleri korkutmak amaçlı olarak beraber yaşadığı kadının söylettiği. İşte bu ağırdı Onun için; hem de taşıyamayacağı kadar ağır!
Haddizatında, Adamın beraber kadın, durmadan o evin kendisinin olduğunu savlamaktaydı. Ve o evi ele geçirmek için, Adam öldürmek dahil, hiçbir şeyden kaçmayacağını da dün akşamki davranışıyla açıkça ortaya koymuştu….

Demir Erkan… “

“ Teşekkürler Adil Yazan. Daha sonra sana yeniden bağlanacağız. Kolay gelsin… “

O. NURİ UÇMANOV

Ankara … Ocak 08

Written by author06

Ocak 3, 2008 at 4:54 pm

Kategorilenmemiş kategorisinde yayınlandı

Merhaba Dünya!

bir yorum

Welcome to WordPress.com. This is your first post. Edit or delete it and start blogging!

Written by author06

Ocak 3, 2008 at 4:09 pm

Kategorilenmemiş kategorisinde yayınlandı