Author06′s Weblog

Ne güzel kültür sanatla yoğrulmak; edebiyatla hemhal olup, kavrulmak

KİTAP İSTEM ADRESİ

yorum ekle »

Yazarın kitaplarını fantoma74@hotmail.com adresinden e-kitap olarak talep edebilirsiniz.

Written by author06

Şubat 6, 2010 at 10:41 am

Kategorilenmemiş kategorisinde yayınlandı

ÇOCUK VE SOĞUK

yorum ekle »

 

 

Hava kuru soğuk,

üşüyor çocuk;

yok ki üzerini örtecek bir
gocuk.

Elleri ayaz,

morarmış ayakları buz;

sığınmış bir çatı
köşesine,

ellerinde mendil, satmaya
çabaladığı…

Kimse ayırdına  varmıyor çocuğun,

yaklaşan yılbaşı
telaşıyla…

Bakıyor sığındığı yerden,

ışıl ışıl caddeye ve
vitrinlere

ve de şık giyimli
hanımlara,

kalantor beylere…

Gözlerinde parıldayan
düşler;

 bir gün, Onlar gibi olacağım diye.

Sonra düşünüyor,

kutuplardan soğuk
kondusunu;

annesini, küçük kardeşini,

hasta ve yatalak babasını…

Bir karanlık çöküyor
gözlerine;

umutsuzluk dalgası akıyor
yüreğine,

yüreğinin ta derinlerine…

Fakat bir gün,  Onlar gibi olabilmenin umudu,

ısıtıyor benliğini;

sıcak, sımsıcak o alev
kavuruyor Onu.

Bu güzel alevin
sıcaklığıyla,

dalıyor düşlere…

Hava kuru soğuk,

fakat üşüyemiyor şimdi
çocuk;

yok gocuğa gerek artık…

 

 

  

                                                                        
O. NURİ  UÇMANOV 

               

                                                                
              
     İncirli… 11.12.03                                                                                                           
          

Written by author06

Şubat 6, 2010 at 10:32 am

Kategorilenmemiş kategorisinde yayınlandı

YILLAR SONRA

yorum ekle »

 

 

 

 

 

 

YILLAR SONRA

 

 

       Yıllar
sonra dönmüştü işte eski evine ve anılara. Her şey bıraktığı gibiydi. Hatta
üsteki komşu bile bildik gürültülerindeydi. Onca acılar ve sıkıntılardan sonra
eski evinde ilk saatleriydi bu anlar.

       İlk
olarak kendini rengi dönmüş berjere attı, evde kısa bir turlamanın ardından.
Uzun uzun salonu süzdü. Daha sonrasında cebinden çıkarttığı purosunu yakıp,
derin derin çekti içine. Sanki puro değildi içine çektiği, eviydi. Yıllar
sonra döndüğü babadan kalma evi. Orada ne kadar kaldığını bilemiyordu. Fakat
gözünü açtığında, zaman ikindiye yaklaşmıştı. Usulca yerinden kalkıp, beraberinde
getirdiği radyoyu açtı. O anda evin içine 60’lı yılların enfes müzikleri
doldu. Ama hayır, evin içine dolan bu müzikler değildi; o yıllardı. Gelen anı
dalgası içinde cama gitti. Sokak her zamanki sessizliği içindeydi. Fakat bir
farkla; her yer araba dolmuştu. Adeta araba seli oluşmuştu sokakta. Oysa o
yıllarda, bırakın arabayı, gürültüsü bile tek tük duyulurdu. Fakat insan sesi
noksan olmazdı; seyyarı, sütçüsü… Hepsi de birbirinden güzel namelerle
geçerlerdi. Sonra çocuk sesleri… Her akşamüzeri cıvıl cıvıl çocuk sesi kaplardı
sokağı ve çiçek kokulu bahçeleri. Bu duygular içindeyken, bir hurdacı geçti.
Onu bile özlemişti. Adamın bakışlarına aldırmadan izledi geçip gidişini. Daha
sonda simitçi peyda oldu. Hani şu simitlerini yere saçıp; sonra da aymazca
satan. Hiç haz etmezdi ondan. Hızla camın önünden ayrıldı.

       Mutfağa
geçti. Cay demlemek için çaydanlık arandı tahta dolaplarda. Nitekim buldu da.
Artık miadını çoktan doldurmuş gazlı ocakta çayını demlerken, çantasından
çıkarttığı bisküvilerden atıştırmaya durdu. Elinde bisküvilerle arka odaya
geçti sonra. Biraz çekinerek açtı kapısını. Çocukluğunda “ öcü var “ diyerek
yaklaştırılmıyordu bu odaya. Odada gezindi durdu. Hali tavrından, o günlerin
acısını çıkartmak istediği anlaşılıyordu. Derken, mutfaktan gelen bir
tıslamayla çayın demlendiğini anladı. Elinde çayı, açıp balkon kapısını, çıktı
balkona.

Balkon ev gibi kir pas içindeydi; fakat eskinin
güzelliğini barındırıyordu içinde. Hiç acele etmeden balkonu ve bahçeyi süzdü.
Esriklik içinde bunları izlerken, yan komşu çıktı balkonuna çamaşır asmak
için. Soğuk biçimde selamlaştılar. Oysa eskiden olsa uzun uzun sohbet ederlerdi.  Komşuluk ilişkileri de bu eski evden nasibini
almıştı geçen zaman içinde. Mutfağa geçip çayını tazeledikten sonra eski
odasına girdi ve bulduğu tahta sandığa attı kendini.

       Eskilere
daldı gitti. Çocukluğu, ilk gençliği, lise, üniversite yılları canlandı
aklında.  Ne gariptir ki, o anda da radyoda
“ yesterday “ parçası çalıyordu. Kolay değildi, tam 35 yılı bu odada geçmişti.
Bütün umutları, ilk aşkının acıları, hırsları, kavgaları, hüzün, mutluluk ve
tüm o delilikleri odanın her zerresine sinmişti. Ve şimdi yaşaran gözleriyle
birlikte birer birer canlanıyorlardı.

       Gecenin
dar vakti sıyrıldı bu anılar sağanağından. Yerinden doğrulup, tahta sandığı açmaya
durdu. Vazgeçti bundan bir anda. Kim bilir, belki de korkmuştu yeni bir anı
sağanağından. Çıkıp eski odasından, arka odaya gitti. Buradaki yatağa kendini
atıp, daldı uykunun dehlizlerine.

       Sabaha
karşı yatağından zıplayana kadar da gezindi durdu bu dehlizlerde anılar ve sıkıntılarla
birlikte. Önce üst kattan ya da yan taftan geliyordur diye pek aldırmasa da,
sesin yakından geldiğini anlayınca, yatağında doğruldu ve kulak kabarttı sese.
Banyodan geliyordu şıplama sesi. Kalkıp yerinden, banyoya yöneldi. Gıcırtıyla
açıldı banyo kapısı. Yanılmamıştı! Banyo bataryası akıtıyordu. Uğraştı bir
süre; yapamayacağını anlayınca, çaresiz bırakıp yattı yatağına ve şıpırtılar
arasında uyumaya çalıştı.

       Sabah
güneşli bir güne gözlerini açtı, kuş seslerinin eşliğinde. Buna öylesine
gereksinimi vardı ki onca sıkıntılı yıldan sonra. Kalkıp yerinden, balkon kapısını
açtı ve çıktı kuş seslerine karışan güneşin doldurduğu balkona. Uzun uzun
doldurdu bahar havasını içine.

 

 

 

                                                                                                                        O. NURİ UÇMANOV

                                                                                                                         
ANKARA … Nisan 09  

     

 

 

 

Written by author06

Şubat 6, 2010 at 10:30 am

Kategorilenmemiş kategorisinde yayınlandı

ALIP BAŞIMI GİTMEK

yorum ekle »

 

Alıp başımı gitmek
uzaklara;

kimsenin bilmediği
diyarlara,

bilinmez mekanlara…

Sabahın serinliğinde

ve  kör alacasında

düşüp yollara;

yitip gitmek kentin ücra
köşelerinde…

Ellerimde eski ilişkiler

ve tutkularla dolu
valizlerle;

geçmiş hataları, günahları

ve sevapları da

yükleyip sırtıma;

yol almak

uzak ufuklara doğru

açık semalarda….

 

 

                                                                                           
O. NURİ UÇMANOV

 

                                                                                             Ataşehir… 6.08.04

Written by author06

Şubat 6, 2010 at 10:24 am

Kategorilenmemiş kategorisinde yayınlandı

AKŞAMLA GELEN

yorum ekle »

 

 

     Hava kararıp,

     kent kendine

     dönünce her akşam;

     gri renkli bulutlar

     sarar her yanı;

     dalga dalga

     kentin üzerine abanan.

     Ve başlar, her evde,

     her caddede ve sokakta

     ayrı
bir yaşam

       - ki içe dönük

         ayrılı gayrılı

         sessiz ve uzak izlerden –

     Derin bir sızı kalır,

     geceye karışan,

     ıssız cadde ve sokaklardan;

     kimsesiz parklar ve duraklardan.

 

 

 

                                                                                                  O. NURİ UÇMANOV

 

                                                 
      Ankara/ Kızılay( YAZ-VAK)… 08.09.99…
19:32

Written by author06

Şubat 6, 2010 at 10:22 am

Kategorilenmemiş kategorisinde yayınlandı

GÜN GECEYE KANATLANIRKEN

yorum ekle »

 

 

 

 

 

GÜN GECEYE KANATLANIRKEN

 

 

       Gün geceye
kanatlanırken, her zamanki yerinde oturmuş kitap okumaktaydı. Tam kitabın
sayfasını çevirmişti ki, kapı çalındı. Durup dinledi ortamı, sonra geceye uygun
devinimlerle gitti kapıyı açınca, sendeledi bir anda; tutundu kasnağa düşmemek
için. Gözleri dolmaya, kalbi sıkışmaya başladı o anda. Kapıdaki tiz bir sesle
sordu:

“ Beni içeri almayacak mısın baba? Böyle soğukta
bekletmeyeceksin herhalde! “

Adam, titrek sesle:

“ Tabi kızım. Geç içeri. Hiç seni soğukta bekletebilir
miyim? “

       İçeri
giren, on iki yaşlarında bir kız çocuğuydu ve girer girmez de, doğruca masa-nın
yanına gidip; oradaki sandalyeye oturdu. Adam da sallanan iskemlesini Ona doğru

çevirip. Bir süreliğine kulübeye hakim olan sessizliği
bozan kız oldu:

“ Hayrola baba. Niye öyle durgunlaştın? “

Adam sevecen bakışlarla kızına bakarken titrek sesle:

“ Kolay mı kızım!… Onca yıl geçti aradan. Hem ben!…
Hem ben!… Ölüler bir daha bu dünyaya gelmezler diye bilirdim… Biraz önce
seni öyle karşımda görünce… “

“ Şaşırdın değil mi baba? Onca yıl geçti aradan dediğin
gibi, ben öleli; o zaman üç ya-şımdaydım anımsarsan. “

Adam buruk bir anlatımla:

“ Hiç unutur muyum kızım? O akşam babaannelerdeydim ve
yaptığım banyo sonrasın-da her zaman olduğu gibi yakarışlarda bulunuyordum
Tanrı’ya; derken telefon çaldı… Babaannenin konuşmasından, bir şeyler
olduğunu anlamıştım aslında fakat ne olduğu-nun ayırtında değildim o an için; mutfağa
girdiğimde, babaannenden her şeyi öğren-dim ve…

       Kapıyı
yumrukladım o anda; kaynar sular döküldü başımdan bir anda! Hemen an-nenin
yanına koştuk tabi ki. Tanıdık tanımadık, herkes oradaydı. Duramadım evde; he-men
attım kendimi sokağa… Dolaştım durdum, sokak ve cadde boyunca. Ertesi gün…

( sesini ağırlaştırdı ) Biliyor musun, ilk kez o zaman
gördüm bir mezarın yapılışını…

( sesi titremeye başlamıştı ) Sen toprağa verilirken,
vermiştim kararımı; seni orada yal-nız bırakmayacak ve yanına gelecektim. Hele
görünce annenin tabutunun ardından sa-na el sallamasını, gözünde yaşlarla…

       Kabristandan
çıktığımda, ciğerimin içi yanıyor; ne konuşabiliyor ne de yürüyebili-yordum.
Babaanne’nin evine zor attım kendimi; zira ne evinize gidecek ne de kimseyle
görüşecek gücüm vardı! Görüşmekte istemiyordum zaten… Tanrı’dan, boştu baban-nenin
evi!… “

Kız, sözü Adam’ın ağzından aldı:

“ Ardından öz kıyım girişiminde bulundun değil mi baba?

“ Nereden biliyorsun bunu kızım? “

“ Biz ölülere her şey malum olur baba. “

“ Çok doğru!… O an yaptığım hata; ilacı içtikten
sonra büyükbabanın eski yardımcısına haber vermek oldu. “

Kız sevecen ve uysal bir tonda:

“ İyi ki de yapmışsın o hata dediğin şeyi! “

“ İyi mi kötü mü ettim bilemiyorum… Büyükbaban gelip,
hastahaneye kaldırdı beni. Ön-ce gitmek istemedim lakin… O gün kurtarıldıktan
sonra, iki aya yakın yattım hastane-de. Hatta, senin için yazdığım şarkı sözünü
de orada tamamladım. “

“ Biliyorum, kabrimin başında okumuştun. O zamanlar
hemen her gün gelirdin kabrime ve bana yaşamla ilgili sözler verirdin; benimle
ilgili sözlerdi hepsi de. “

Adam buğulu gözünü kızından ayırmadan:

“ Evet, anımsıyorum… Verdiğim sözlerin bir kısmını
tuttum; tavşanımızı anımsıyor mu-sun? Ölene kadar çok iyi baktım ona, çünkü
kabrinin başında söz vermiştim sana. “

“ Biliyorum. Bunun için müteşekkirim sana. “

Kızın bu sözünden sonra, odada oluşan kısa sessizliği
Adam bozarak özlem dolu bir anlatımla:

“ Biliyor musun kızım, seni çok arıyorum!… Özlemin
içimi o kadar çok yakıyor ki… Hele ilk zamanlar, hep senin geleceğin hayaliyle
yaşadım. İçimden hep: “ Bir şey olacak ve

Kızım geri gelecek! “ diyordum. Hatta ilk yıldönümünde kabrine
doğru yürürken bile i-çimden: “ Tanrı’m! “ diyordum: “ Tanrı’m, şimdi kabrine
gideceğim ve kabri açık bula-cağım; kızım orada değil, evinde olacak ve Onu
evde beni beklerken bulacağım! “ “

Kızı hemen atıldı:

“ Fakat, bu olanaksız babacığım! İnsan bir kere
göklerdeki meleklere selam verdi mi, dönüşü olmaz bu dünyaya! “

Adam dolu gözlerle ve buğulu bir sesle:

“ Bilmez miyim kızım! Benimkisi, bir züğürt avuntusu
işte… Fakat, şimdi yanımda ve sağ salim karşımdasın ya… “

Kız, sözü Adam’ın ağzından alıp, ortama uygun ses
tonuyla:

“ Ben, beyninde oluşturduğun bir düşüm… Yani, sen
istediğin için buradayım. Benim bu halim, bu konuşmalarımız; senin beyninin bir
ürünü. “

Adam korkak bir anlatımla:

“ Yani, şimdi gerçek değil misin? Tıpkı o gün olduğu
gibi yeniden sonsuzluğa yol ala-caksın yani. “

“ Üzülme baba! Hep senin düşlerinde olacağım;
rüyalarında seninle birlikte, sabaha kanat açacağım… Unutma baba, sen benim
kalbimdesin; ben de hep senin ruhunda-yım! Sonsuza kadar! Beni özlediğinde,
daima şunu anımsa; cennetteyim ve çok iyi bir konumdayım; ecel bizi ayırsa bile
bir gün… Bir gün mutlaka, Tanrı’nın dileğiyle orada buluşacağız… Bunu düşün
ve kalbini serin tut! “

 

       Akşamla
birlikte kalktı Adam uzandığı yataktan. Hala gecenin etkisi üzerindeyken, iç
odaya henüz geçmişti ki, açılan kulübe kapısının gıcırtısını duyup, hemen odaya
geri

döndü. Kim olabilirdi ki Ondan başka kapıyı böyle açan?
Kapıya baktığındaysa, şaş-kınlığı bir kez daha arttı… On sekiz yaşlarında bir
kız kapının ağzında elinde anahtarla durmaktaydı.

       Adam,
şaşkın şaşkın kıza bakarken; O da odanın içinde ilerleyip, camdan şöyle bir
dışarı göz attıktan sonra Ona doğru dönerek:  “ Amma da zor oldu bu havada buraya gelmem.
Sahi, bu havada burada ne yapıyorsun “ diye sordu. Adam şaşkın bir anlatım-la:

“ Gördüğün gibi kızım, kafamı dinliyorum. Hem nereden bildin
burada olduğumu? Ay-rıca anahtarı nereden aldın? “

“ Bunca yıllık kızınım, izin ver de bileyim! Ne zaman
daralsan, hep buraya gelirdin… Yani, seni burada bulacağımı biliyorum. “

“ Akıllı kızım benim! Çocukken de böyleydin. Anahtarı
nereden bulduğunu söylemedin hala. “

Kız, elindeki anahtarları masanın üzerine koyarken:

“ Yedek anahtarlıktan aldım. Yedeklemeyi sevdiğin için buranın
anahtarlarının da ye-değini yaptırmıştın. “

Adam sevecen tonda:

“ Akıllı Vildan’ım benim! Nasıl da bilir huyumu. “

Vildan odanın içine göz atarken:

“ E! Ne yapıyorsun burada tek başına? Gördüğüm kadarıyla
masa boş değil; yeni bir yapıt için mi kapandın buraya? “

Adam ona doğru yürürken:

“ Hem evet, hem hayır! Kendimle baş başa kalıp,
çözümleme yapmak için geldim bura-ya. “

Vildan, kütük bozması sehpaya otururken:

“ İyi! Yapabildin mi bari? “

Adam kapının önünden odanın içine dönerken:

“ Sayılır! Bazı şeyler konusunda oldukça yol aldım. “

“ Peki bunlar yeni yapıtının konusu olacak mı? “

Adam şöminenin yanından kızına bakarak:

“ Bilmem. Belki de… Hem beni bırak da, sen nasılsın?
Ben gittikten sonra neler yap-tın? “

“ Hiç! Her zamanki işler işte; okul, ev, okul…
Değişen bir şey olmadı fakat seni çok öz-ledim! “

Adam özlem dolu anlatımla ve kısık sesle:

“ Ben de seni kızım! Bilsen nasıl burnumda tüttün. Hem
biliyor musun, dün gece Dam-la geldi. “

Vildan şaşkın: “ Damla mı? “ diye sordu ve:

“ Hani ben dört yaşımdayken ölen… İyi de, nasıl olur
böyle bir şey? O ölmemiş miy- di? “

Adam acı bir gülümsemenin ardından buruk bir tonda:

“ İnsan, sevdiğini bir kere, istedi mi, her şey
olanaklıdır kızım. İşin açığı, benim beynim getirdi Onu buraya… Öylesine özlemiştim
ki Onu… “

Vildan kısık sesle:

“ Anlıyorum! Peki neler konuştunuz? “

“ Öylesine işte!… Şuradan buradan; beraber
yaşadıklarımızdan; özlem dolu anılar-dan!… “

Vildan: “ Senin ve Onun adına sevindim. Yıllar sonra bu
biçimde de olsa beraber oldu-ğunuza. Keşke yaşasaydı da, hep beraber güzel ve
mutlu günler geçirseydik. “  

Adam dudağını ısırdı:

“ Benim güzel ve sevecen kızım! Sen olmasaydın ben ne
yapardım? İyi ki varsın sen! Sayende katlandım Onun acısına; O öldükten sonra,
bütün ilgi ve sevgimi sana yönelt-tim… En iyi yerlere gelebilmen için, nasıl
da çabaladım. “

Vildan Adamın elini tutarak:

“ Biliyorum. O desteğin ve sevgin sayesinde şu an
buradayım ya. “

“ Dünya tatlım benim! Sen olmasan, şu anda nerede ve ne
haldeydim kim bilir; belki de… Belki de çoktan çekip gitmiştim bu dünyadan! “

“ Korkutma beni! Asıl seninle var olan benim. “

Adam başını sallarken, bir yandan de kızının elini
okşayarak:

“ Bilmez miyim kızım! Ama şunu bil ki, eğer sana bir
şey olursa, ahtım olsun, hemen yanına gelirim; fazla yalnız bırakmam sizi!…
Mutlaka, ama mutlaka, bir biçimde yaşan-tıma son veririm! “

“ Tanrı aşkına korkutma beni! Hem öyle bir şey olsa bile,
Tanrı’nın buyruğuna karşı mı geleceksin? “

“ Evet kızım! O seferlik evet! Çünkü yaşama nedenimsin!

Vildan aynı sevecenlikle: “ Sağ ol! Sen de benim yaşam direğimsin
ve Tanrı dilediği sürece hep yanında olacağım, “ deyip, saatine baktı:

“ Zaman oldukça ilerlemiş. İzin verirsen yatabilir
miyim? “

“ Tabi kızım. Sen kendine bak. Hem çocukken de
böyleydin; tavuk gibi erkenden yatar-dın. Bir konukluğa giderdik; bir de
bakmışız ki, Vildan’ımız uyuyuvermiş… Hadi, Tanrı rahatlık versin! İyi
gecelerin olsun. Güzel güzel düşler gör! “

Vildan yatağa doğru ilerlerken:

“ Sen de yat. Ne yapacaksın oturup da. Sabah erken kalkarsın
hiç olmazsa. “

“ Sen yat kızım. Biraz daha oturmak istiyorum. Hem
demlediğim çay bitmedi daha… Bi-lirsin israfa ne kadar karşıyım. “

       Adam
elinde fincanla iç odaya geçti gecenin bir yarısı. Döndüğünde yatağa baktı göz
ucuyla; kızı arkasını dönmüş, mışıl mışıl uyumaktaydı, tıpkı çocukluğundaki
gibi. Elindeki fincanı sehpaya koyup, her zamanki sallanan iskemlesini cama
doğru yanaştı-rıp oturdu, gülü incitmekten çekinir gibi sessizce. Çayından bir
yudum alıp, geriye doğru yaslandı. Gözlerini camdan dışarı doğru sabitledikten
sonra, kendi kendine ağır ağır:

“ Daha dün gibi anımsıyorum; minicik elli, kara gözlü
bir çocuktun. Oysa şimdi, on se-kiz yaşında bir genç kız olarak karşımdasın.
Tanrı bilir, bir iki yıla kalmaz; sen de uçar gidersin kendi yoluna… Oysa,
dün gibi aklımda başını koluma yaslayışın… Anımsıyor musun hala bilmem; hani
bir kış gecesi eve uçuş giysilerimle gelmiştim de, nasıl da incelemiştin o
armaları merakla. Her gelişimde eve, nasıl da sarılırdın bana. Hele mini-cik
çocukken hiç ayrılmazdın yanımdan. Nasıl da tüterdin gözümde; sesini duyunca
öyle mutlanır ve umutlanırdım ki… Seni… Seni, ölen Damla’mın yerine
koymuştum; O-na veremediğim tüm sevgimi sana aktarmıştım… Dayanamazdım ki senden
ayrılmaya…

O köyde geçen yılların sırasındaki gönüllü ayrılığımız
ne kadar zor gelirdi bana bir bil-sen! O zaman, senden ayrılmayacağıma dair
sözler vermiştim, sana geceler boyu ses-sizce.

       Ve eğer
kızım, senden bir gün Damla gibi ayrılmak zorunda kalırsam; yemin ediyo-rum,
hemen yanına gelirim hiç düşünmeden! Çünkü benim bir tanem, göz bebeğimsin; benim
için bir su damlası kadar kutsalsın! “

 

       Bu
düşüncelerinden sıyrılıp, biraz olsun hava almak için dışarı çıkmaya hazırlandı-ğı
sırada, sehpanın üzerindeki klasöre çarptı ayağı. Eğilip, klasörden saçılanları
toplar-ken de gözü bir kağıda ilişti: bu bir ev resmiydi…

       Dikkatlice
baktı resme; evet, yanılmıyordu… Resim, yaşantısında önemli bir yer oy-namış,
ilk öyküsünü yazmasına neden olan, rahmetli amcasının eviydi. Resimden göz-lerini
ayırmadan oturdu sallanan iskemlesine ve sandalye bir ileri, bir geri gidip
gelir-ken, O çoktan evin içine dalmıştı.

       Yetmişli
yılların ortalarında yapılmış olan ev, gecekondu tipiydi; tıpkı civardaki ev-ler
gibi. Mahallenin girişinde ve çevresindeki en yakın evle olan uzaklığı, yüz
elli metre kadar olmasına karşın, bu uzaklık, Onun diğer evlerle olan
bağlantısını koparamamış; içindeki sıcaklığı yok edememişti; sevgi dolu
insanlar yaşıyordu içinde çünkü ve tam bir insanlık abidesiydi evin sahipleri.
İşte bu yüzden sık sık gittiği bu evde, arınıyor ve kendini buluyordu. Onun gözünde
orası bir ev değil, yaşayan bir varlıktı.

       Ev, ilk
zamanlar amca tarafının tamamının bir arada yaşadığı bir yerken, yavaş ya-vaş
çocukların büyümesi ve birer birer yuvadan uçmasıyla, amcasının, yengesinin ve amcasının
büyük oğluyla gelinin yaşadığı bir mekana dönüşmüştü. Evle gerçek anlam-da
tanışması da bu yıllara denk düşüyordu zaten. Önceleri seyrek başlayan gidiş
geliş-leri, giderek sıklaşıp; yerini uzun soluklu kalışlara bırakmıştı. Bunda,
amcasının küçük oğlunun da etkisi vardı. Zira Onunla, akrabanın ötesinde,
liseden sıra arkadaşıydılar.

       O, O evde
yaşamasa, bu kadar sık gider miydi Oraya, bilinmez… Şimdilerde geriye bakıp
düşündükçe, iyi ki amcasının küçük oğlu orada yaşamış, diyordu; Onun saye-sinde
sıcak bir yuva bulmuş, uzak yaşadığı içten aile ortamına kavuşmuştu.

       Seksenli
yılların son yarısı ve doksanlı yılların tamamı o evde geçmişti; bazen coş-kulu,
bazen de sıkıntılarıyla birlikte. Evin yaşam mekanları olan salonunda kışın, balko-nunda
yazın, çeşitli sohbetler yaşamışlardı sevgi dolu. Bütün bunların arasında,
grilik-ler de olmamış değildi, fakat, hemen örtülmüştü sevgi sözcükleriyle bu grilikler.

       Hiç
unutmuyordu; amcasının sağlığında, her bayramın ilk günü orada toplanılır,
yenen sıcak bayram yemekleri eşliğinde, tatlı ötesi sohbetlere dalınırdı.
Sadece bay-ramlarla sınırlı kalmazdı bu anlar, bütün bir yıla yayıldığı da olurdu;
ta ki amcasının ö-lümüne kadar…

       Evet,
amcası… Tıknaz yapılıydı ve son derece iyimserdi. Onunla bunca yıl geçirme-sine
karşın, hiç kızdığını görmemişti. Yaşama iyimser bakmanın yanı sıra bir o kadar
da insancıl, bir o kadar şakacıydı ve son anına kadar da yitirmemişti bu
özelliklerini…   

       Ölümüyle,
Ev yasa bürünmüş; o ekvatordan sıcak mekan, bir anda kutupları çatla-tacak hale
gelivermişti; özellikle, amcasının aynı evi paylaştığı büyük oğlunun, Onun ölümünden
sonra, evden kaçmak için sanki böyle bir fırsat kolluyormuş gibi, karısını ve çocuklarını
alıp göçüşüyle, Ev mezar sessizliğine bürünüvermişti. Ve yine patavat-sız
tavırlarını sergilemeye devam etmişti; çünkü çocukluğunu utanmadan dışa vurabil-diği
tek yer Orasıydı; Orada, yaşamın tüm baskılarından arınıyordu zira. Belki de bu
yüzden, amcasının ölümünü bir hafta geç haber vermişlerdi Ona; hastahanede
yattığı-nı da söylememişlerdi zaten.

Güneşli bir ağustos sonuydu amcasının ölüm haberini
alışı ve işin ilginç tarafı da, öğ-renmesi de Ev’in verandasında olmuştu. Oraya
öylesine geldiğini sanıyordu o gün, tıp-kı diğer gelişlerinde olduğu gibi… Daha
bir ay önce, amcasının en küçük oğlunun dü-ğününe sahne olan Ev, şimdi
amcasının cenazesini uğurluyordu. Fakat hayır! Yaşam bu kadar zalim olamazdı!
Ama olmuştu işte!… Çok değil, daha bir ay önce düğün telaşı içindeki aile;
şimdi yas yemeği peşindeydi ve hiçbir şey Ondan sonra, eskisi gibi olma-yacaktı
o Evde; amcasının ölümü bir milat olmuş; Ev’in çözülmesine yol açan bir etme-ne
dönüşüvermişti bir anda.

       Amcasının
ahrete gidişiyle birlikte, önceleri aynı düzeyde giden evdekilerle ilişkisi,
zaman içinde yavaşlamaya ve aksamaya; sonrasında da, giderek bozulmaya yüz tut-tuysa
da, ilerleyen yıllarla birlikte, yeniden eski rayına oturmaya başlamıştı.   

       Bozulmaya
neden olan bir etmen de o sıralarda yazdığı bir öyküydü. Evet, bir öykü
yazmıştı o Ev’i konu alan ve ilk öyküsü olmasının yanı sıra, ilk uzun öykü denemesiydi
de. Bu öyküyle birlikte, bir yemin de bozulmuştu; zira yazın yaşamına ilk kez
adım attı-ğında, asla öykü yazmayacağına dair yemin etmişti. Fakat nasıl
olduysa, bu yemini bir ocak ayında bozuluvermişti…

       O anı son
derece iyi anımsıyordu; soğuk bir ocak akşamında, uğradığı Ev’in, kapı-sını
açan yengesi, amca oğlunun evde olmadığını, söylemişti. O anda oldukça bozul-muştu;
o moral bozukluğuyla da oradan ayrılırken dönüp yengesini kapının ağzından ona
bakarken görmüştü. İki gün sonra, yine bir akşam, öykü gelip yerleşivermişti
kafa-sına. Ve ne yaptıysa da kurtulamayınca bu fikirden; çaresiz oturup daktilosunun
başı-na, yazmaya koyulmuştu. Oldukça sıkıntılı geçen yazım aşamasından sonra, yayınlan-ması
için de, bir yıl beklemesi gerekmişti. Yayınlandığını gördüğü andaki sevincini
hiç-bir şey anlatamazdı fakat… Yarım kalmıştı bu sevinci, zira amcasının bir
diğer oğlu, bu-na şiddetle karşı çıkıp; ilgili yayınevini arayarak, bir güzel
paylamıştı yayıncıları.  

       Sonuçta,
Onunla ve de dolayısıyla evdeki diğer kişilerle arası açılmıştı Adam’ın. Bütün
bu sürecin sonu, öyküyü kopyalarıyla birlikte yakmasına neden olmuştu.

       O sıralar,
amcasının küçük oğluyla da arasının grileşmesine yol açmasına karşın, tıpkı
eskiden olduğu gibi her akşam o Ev’e gidiyor; hiçbir şey olmamış gibi olağan  sohbetin ardından, saat ona doğru da evine
yollanıyordu.

       Asıl grilik,
amcasının küçük oğlunun nişanlanmasından sonra yaşanmaya başla-mıştı. Bu,
Adam’ı oldukça huzursuz yaparak, pireyi deve yapar hale getirmişti. Kim bi-lir,
belki de gizliden gizliye kıskanıyordu amcasının küçük oğlunu. Zira O, bütün
iste-melerine karşın bir türlü evlenemiyordu… Hele Ege’ye göçen amcasının diğer
oğlun-dan duydukları… Resmen beyninden vurulmuştu. O andan itibaren de… Belki
de bu yüzden, o sıralarda zamanlı zamansız o Ev’e gidiyor; kimseyi bulamayınca
da balkon-da saatlerce oturuyordu… Hatta bir kış akşamı, diz boyu karlarla aldırmadan
oraya git-miş; saatlerce Ev’in çevresinde dolanıp durduktan sonra, bahçe
kapısına resmini iliş-tirip; kaçar gibi uzaklaşmıştı oradan.

       O Ev’e gönderdiği
mektuplar da o sıralarda başlamıştı; hemen her gün, bir mektup gönderiyordu. Kimbilir,
içindeki kıskançlığı ve öfkeyi belki de böyle bastırıyordu.

       Bütün bu
griliklerin yanı sıra, güzel anılar da edinmişti orada; sıcak aile ortamında
geçen dostluklar örneğin. Doksanlı yılların ilk yarısında, koşulları sonuna
kadar zorla-yıp, Orada kalışı, bayramlardaki sıcak anlar, Ev’in değişmez içeceği
çayın eşliğindeki, yazın balkonda, kışın da Ev’in salonunda sımsıcak
sohbetler… Bütün bunlar, doksanlı yılların son yarısıyla birlikte, azalmaya
başlamış ve o yılların son çeyreğinde, amcası-nın küçük oğlunun ailesiyle
birlikte o Ev’den göçmesiyle sona ermişti. Bir bayram ak-şamını saymazsak,
oraya gidişi evlendikten sonra olmuştu.

       Fakat yine
de, o Ev’den kopamamıştı. Zira orası, kendisini bulduğu, arınıp mutlan-dığı ve
umutlandığı sıcak aile ortamını tattığı amcasının evi; ikinci bir söylemle; HÜSE-YİN
AMCA DERGAHIYDI Onun için…

 

 

 

NOT:
Bu öykü 2004 yılında kaleme aldığım
ve içinde kendime ait izlenimler de barın-dıran 
Yüzleşme “ adlı romanımdan
alıntılanmıştır.

 

 

 

                                                                          
                
O.
NURİ UÇMANOV ( M. M. G. )

                                                                           
                   ANKARA … OCAK . 2010-01-21

 

Written by author06

Ocak 26, 2010 at 12:05 pm

Kategorilenmemiş kategorisinde yayınlandı

YAĞMURLU BİR GECEDE (2)

yorum ekle »

 

 

 

 

 

 

 

YAĞMURLU BİR GECEDE ( 2 )

 

 

 

       İyice şiddetlenen yağmurun etkisiyle, göz
gözü görmez olmuştu; yollar ise koca bir nehre dönmüştü. Ve bu tufanın içinden
bir arazi aracı son hızla ilerliyordu. Camları parçalamak ister gibi ardı
ardına çalışan sileceklerin ardından zor bela görüyordu dışarıyı şoför;
bataklığa dönü-şen dağ yolunda aracın direksiyon kontrolünü yitirmemenin telaşı
içinde. Saatler akşamın dön-mek üzere olduğunu haber vermekteydi ve araç
akşamın erken saatinden beri yoldaydı…

       Birkaç metre ötede ise kadınlı erkekli
bir grup insan korku içinde birbirlerine sarılmış bek-leşmekteydiler; üstleri
başları hatta ne varsa yanlarına aldıkları, silme su ile dolmuştu. Kışın ve kış
havasını daha da korkunçlaştıran dağın etkisiyle iliklerine kadar donan bu
insanlar, biraz olsun ısınabilmek için birbirlerine iyice sokulmuşlardı. Kadınlar
ve çocuklardan oluşan bir manga asker büyüklüğündeki bu grupta, kadınlar için
için ağlayıp yardım dilenirken, çocuklar-da feryat etmekteydiler… Bilenler
bilir, dağın insafı yoktur; hele bir de mevsim kış olunca, dağ-dan insaf
beklemek, despottan acıma istemeye benzer.

       Araç son hızla bir yapı grubunun
bahçesine dalıp, aynı hızla barakamsı bir yapının önünde durdu. İçinden
üsteğmen rütbesinde bir asker indi ve yapının içine girdi. İçeride bulunan
biriyle bir şeyler konuştuktan sonra dışarı çıktığında, bu kez bir başka
subayla karşılaştı. Subayın        “ Durum
çok mu vahim? “ sorusuna “ Hem de nasıl komutanım. Eğer acil müdahale edilmese,
yağmurdan telef olacaklar “ diye yanıt verdi.

“ Peki, ne
yapabiliriz bu durumda? “

“ Hava desteği
istesek. Başka türlü olmaz gibi komutanım. Grubun başka kurtulma şansı yok
gibi. Zira bulundukları yer çok sarp. “

“ Bu ortamda
dediğin çok zor. Göz gözü görmezken, hava aracı nasıl uçsun? Mantıklı ol biraz!

“ Fakat komutanım,
kaderlerine mi terk edelim onları? “

“ Etmeyeceğiz
tabi. Birkaç tane iyi donanımlı komando bulduk mu iş biter. Hemen komutanlık-tan
gerekenleri talep edeceğim. Burada bekle ve lütfen hiçbir şey karıştırma. “

       Bu sırada, dağdakiler iyice birbirlerine
sarılmışlardı. Feryatları dağları tutmaktaydı. İçle-rinden biri gruptan ayrılıp,
başka birinin yanına gitti. Bu adam bir köşede oturmuş sigara tüttü-rürken, bir
yandan da dağın aşağısına bakmaktaydı umutsuzca. Her yanından süzülen yağmura
artık aldırmıyordu, yaşı hayli ileri bu adam. Yanına gelen kişi yavaşça
seğirtti bir köşeye doğru.

“ Hayrola ne
düşünürük emmi? Var midir yapılacak bir şey? Yokdur işte. Hepimiz geberip gidi-cek
bu dağ başında. “

“ Öyle deme Hasan
oğlan! Kurtuluruz belki. Allah’tan umut kesilmez bilmez misin? “

“ Keşke köyimizi
birakmasaydik emmi. Şu Allah’ın dağında siginacak bir kovuk da yohdir. Ha-ni
biz erkekler neyse de, kadinlar ve çoçikler telef oldiler. “

“ Sıkma canını!
Ne yapalım, kader böyleymiş. Belki ordu kurtarmaya gelir bizi. “

“ Gelse şimdiye
gelirdi ordi. Hem koskoca ordi, dağdakilerden baş alip, bizimle mi uğraşacak? “

       Tam bu sırada bir helikopter vızıldaması
duyuldu. Birkaç kez tepelerinden geçtikten sonra uzaklaştı. Helikopteri gören
dağdakiler, birbirlerine sarılırken, bir yandan da daha bir güçlü çı-karmışlardı
feryatlarını. Zira buralarda helikopter demek, operasyon demekti. Mutlak
felaketti sonu. Zaten bu yüzden köylerini bırakıp kaçmamışlar mıydı operasyondan
canlarını kurtarmak için bu havaya karşın? Bir yanda örgüt baskısı vardı, bir
yanda da operasyon korkusu…

       Derken bir kez daha göründü helikopter;
fakat bu kez bir değil birkaç taneydi.  Hepsi
de ay-nı rutinde ve aynı yöne doğru uçmaktaydılar. Birkaç dakika sonra dağların
ardından kulakları sağır eden patlamalar duyulmaya başladı. Dağdaki köylü
kadınların korkulu feryatları başladı o sırada. Bu halde ne kadar süre
geçtiğini kimse bilmiyordu ki, helikopterler bir kez daha gö-ründü köylülerin
üzerinde; yine aynı rutinde, bu kez ters istikamete doğru geçtiler ve ufukta yi-tip
gittiler.

       Köylüler saklanmaya çalıştıkları
kovuklardan çıkmaya başladılar yavaş yavaş. Yaşlı adamla Hasan oğlan da yeniden
kayalılığın tepesinde yerlerini aldılar. Yaşlı adam sigarasından yakar-ken, Hasan
oğlan’a da bir tane verdi. Uzun uzun soluklar çektikten sonra dağları gerisine
ba-karken:

“ Eyi vurdiler!
Lakin bu böyle gitmez. Nereye kadar surecektir böyle? Aha 30 yildir bu
sıkıntiyi çekeriz. Operasyon çözüm getirmiyor işte! Onca insan telef olmiştir;
onca koylu yerinden yur-dinden edilmiştir. Sonuç ne olmiştir? Koca bir hiç! Hiç
oğli hiç! “

“ Haklı dersin
emmi. Baştankara sürip giden bir kör döğüşi denir buna. Ne oraya yaramiştir, ne
de bu tarafa… “

       Sözlerinin gerisini getiremedi Hasan
oğlan. Tam o anda başlarında bir helikopter belirdi. Bir süre başlarında
dolandıktan sonra içinden bir asker başını uzattı ve kayalıktakilere:

“ Kaç kişisiniz
orada? “  diye seslendi. Yaşlı adam sigarasını
yere savururken “ Kadinlar ve ço-ciklarla birlikte hepi topi 25 varız komitan.

       Asker bir süre helikopter pilotlarıyla
bir şeyler konuştuktan sonra yaşlı adama yeniden ses-lendi:

“ Aranızda hasta
ve dayanamayacak olanlar var mı? “

Hasan oğlan
yanıtladı bu soruyu:

“ Kadinlar ve
çociklar dayanacak gucu geçmiştir. Bir de… “

“ Bir de? Devam
et anlat. Ama çabuk ol! “

“ Aga emminin
durumi eyi değildir. “

“ Tamam o zaman.
Öncelikle onları kurtaracağız. Sen akıllı birine benziyorsun. Bize yardım e-debilecek
misin? “

“ Evelallah
komitanim. Emret yeter. “

“ Güzel! Şimdi
yavaşça kadınlar ve çocukların olduğu yere geç ve bizim uzatacağımız ipi tut.
Sonra yavaşça ve teker teker onları ipe bağla. Gerisini bize bırak. Hadi çabuk
ol! “

       Hasan oğlan yerinden kalkıp,
diğerlerinin olduğu yöne doğru seğirtirken helikopter de o ta-rafa doğru yönünü
çevirmişti bile. Hasan oğlan’ın kendi dilinde yaptığı açıklamanın ardından
helikopterdeki asker ipi uzattı. Hasan oğlan önce yaşlılardan başlayarak,
kadınlar ve çocuklarla birlikte yürüyemeyecek durumda olan ağa emmiyi helikoptere
gönderdi. Fakat bir sorun vardı; helikopter ne kadar geniş olsa da dolmuştu.
Hasan oğlan ve yaşlı adama yer kalmamıştı.  Asker başını aşağıya uzatıp:

 “ Helikopter doldu. Sizleri birazdan gelip
alacağız. O zamana kadar dayanabilecek misiniz? “ diye sordu. Yaşlı adam yanıt
verdi bu soruya:

“ Merak etmeyesin
komitan. Dayanırık evelallah. Sen var kurtar onları. Hadi selametle! “

       Helikopter tam havalanacakken birden sağ
tarafa doğru hafifçe savruldu fakat pilot topar-lamayı başarmıştı hemen.
Yükselmeye çalıştıkları sırada birden kopan fırtına, beraberinde şid-detli
yağışı da getirmişti. Yalpalamaları en aza indirmeye çalışarak yükseldi,
yükseldi ve güvenli bir irtifaya ulaşınca da, gerçi o havada ne kadar güvenli
olabilirdi çıktıkları irtifa bilinmezdi, geldiği istikamete doğru uzaklaşırken,
aşağıda kalan Hasan oğlan ve yaşlı adam arkasından ba-kıyorlardı umutsuzca
kovuğa girerlerken.

       O tipi biçiminde yağan yağmurda ne kadar
kaldıklarını bilemiyorlardı tepelerinde bir gölge görene kadar. Hasan oğlan
hemen kovuktan dışarı çıkıp gölgeye doğru yönelirken gökyüzüne doğru el
salladı. Ardından da yaşı adama dönüp:

“ Aha! Geldiler
emmi. Ben dememiş miydim? “

       Asker başını helikopterden aşağıya
uzatırken bir kez daha Hasan oğlan’a “ Hazır mısınız? Birazdan sizi yukarı
çekeceğiz. Aynı yöntem. “ dedi. Hasan oğlan’ın başını sallamasının ardın-dan da
halatı aşağıya uzattı. Hasan oğlan, önce yaşlı adamı bağlamak istediyse de, yaşı
adam karşı çıktı buna. Ortada tartışacak zaman da yoktu, zira tipiyi aratmayan
yağmur yine başla-maya yüz tutmuştu. Çaresiz Hasan oğlan bağladı halatı beline
ve helikoptere çekildi. Ardından asker beline bağladığı halatla aşağıya sarktı;
yaşlı adamı kapıp, yukarı çıkacağı sırada birden ti-pi tufan kopuverdi. Asker
ancak toparlanabilmişti savrulan helikopterle birlikte. Fakat yaşlı a-dam
şanslı değildi asker kadar. O savrulma esnasında askerin elinden kaymış ve
kayalıklara yu-varlanıvermişti. Asker bozuk moralle yaşlı adamın kanlar
içindeki cesedine bakıp, başını salladı. Bu yitip giden kaçıncı candı? Verilen
kaçıncı kurbandı kör dövüşüne?

       Hasan oğlan olan biteni dehşet içinde
izlemişti. Gözlerinde biriken öfkeyle, arka tarafına baktı, baktı… helikopter
zar zor havalanıp kuzeye doğru yönelirken.

 

 

                                                                    
                       O. NURİ
UÇMANOV ( M. M. G. )

                                                                                       
                                  ANKARA … OCAK 2010    

Written by author06

Ocak 26, 2010 at 11:57 am

Kategorilenmemiş kategorisinde yayınlandı

İÇİMDEN TRENLER GEÇEN ŞEHİR

yorum ekle »

 

 

 

 

 

 

İÇİMDEN TRENLER GEÇEN ŞEHİR

 

 

       İçimden tren
geçen şehir. Yürüyorum tren yolu boyunca. Yürüyorum… yürüyorum, yürü-yorum… Sonra
birden bire atlıyorum geçen bir trene, çocuk cıvıltıları arasında. Nereye
gittiğine bakmaksızın.

       Tren
giderken raylar üstünde, dilime bir türkü takılıyor: “ kara tren gelmez mi ola
/ düdü-ğünü çalmaz mı ola / gurbet ele yar yolladım / mektubunu yazmaz mı ola.
“ Sonrasında bir tane daha: “ Ankara’nın tren yolu gahi eğri gahi doğru “. Daha
sonrasında ne kadar türkü varsa söy-lüyorum trenle ilgili; eğri doğru yollarda
giderken. Tek başıma vagonda oturmuş gelen geçen çayırları ve insanları
izliyorum. Sonra birden bire ayrıtına varıyorum ki, bu trenin benden baş-ka
yolcusu yok!  

       Uzak, çok
uzak bir istasyonda iniyorum trenden. Bilmediğim ve hiç tanımadığım bu şehirde
karışıyorum insanların arasına. Yürüyorum sokakları boyunca. Geçiyorum
köprülerinden ve parklarından. Aldırmadan yabani bakışlara… Aldırsam ne olacak
sanki? Bir daha uğramaya-cağım ki  nasıl
olsa bu şehre.

       Sonrasında,
yeniden vuruyorum kendimi tren yoluna. İlk istasyonda atlıyorum yeni bir trene;
nereye gittiğine aldırmadan düşüyorum yeniden yollara…

 

 

                                                                                 
                                         
O. NURİ UÇMANOV

                                                                                                                               
ANKARA … 6. 04. 09

Written by author06

Ocak 26, 2010 at 11:55 am

Kategorilenmemiş kategorisinde yayınlandı

BOŞ HAYALLER Mİ?

yorum ekle »

Boş hayaller mi kapıldığım yoksa gerçek duygular mı? Yoksa içimde filizlenen bu tutkular boş kapılmalar mı? İçimde dalgalanan bu fırtınalar ve ihtiraslara karışan karalar, bir kurtuluş müjdesi mi dehlizlerden çıkışın ve filizlenmeye yüz tutan güneşin ilk huzmeleri mi? Yoksa yoksa, geçmişten gelen dalgalara karışıp, karanlıklar ormanına atacak olan karanlıklar prensesinin acımasız okları mı kalbimde beynimde ve ruhumda esen fırtınalara karışan bu duygu saplantıları?
Ya gözümden akan bu yaşlar?… Mutluluk denizine dökülecek olan, sonsuz ırmağın ilk damlaları mı güneş ışıklarıyla yoğrulmuş? Acılar girdabına sürükleyecek olan zehir akıntıları mı yoksa?
Düşünüyorum, düşünüyorum ve düşünüyorum durmadan… Neden böyle birdenbire bu ağır fırtınalar bulutunun içinde buldum kendimi? Bu bulut neden böyle apansız tutsak aldı beni? Bir türbülans içine beni çeken bu yaşanmışlığın kaynağı, fakat gerçek kaynağı ne? İçinde umudu barındıran basit bir ziyaret, nasıl sürükler insanı fırtınalar girdabının tam ortasına? Ya gözlerden fışkırttığı çavlanlara ne buyrulur?
Oysa, içinde pusu barındıran güneşli bir öğleden sonra gerçekleşen umut dolu bir ziyaretti O; yalnızca umudu içinde barındıran bir ziyaret. İçimde patlayan duygu tayfunlarına neden olacağı önceden kestirilemeyen, umut dolu bir ziyaretti yalnızca… İçtenlikle başlayan sohbet, sürmüştü olağan havasında. Yıllar sonra karşılaşan iki tanıdıklardı her ikisi de. Eski bir dostun sayesinde başlayan iş ilişkisi vesile olmuştu tanışmalarına. Yoksa yoksa… Hayır! Olamaz!… Olmamalıydı… Yoksa o tanışma ve beraberindeki iş ilişkisi, içten içe filizlenen bir tohumumu saklamıştı? Küçük tohum, içinde sevinçli bir hayat mı saklamıştı yıllar yıllar boyu; boy vereceği günü sabırla bekleyerek? Ve o umutlu ziyaret, patlatmış mıydı yıllar yılı sabırla boy vereceği günü bekleyen tohumun kesesini?
Oysa oysa, o aydınlık sabah evden beklenmedik biçimde çıkarken, içimde kuşku, kaygı ve biraz da kızgınlık vardı. Ani bir kararla gitmeye karar vermiştim, yıllarca görmediğim yakınıma uğramayı. Görmüştüm de. Ve sıcak sohbetin ardından, binmiştim otobüse; amacım evime gelip işlerimin başına dönmek. Lakin, otobüsün güzergahının ayırtına varınca, vermiştim kararımı. Vermiştim ya; bu kararın getireceği fırtına kıtasını ve bu kıtaya akan çağlayanları kestirememiştim. Gerçekten kestirememiştim, beni bu hale getireceğini o ziyaretin. Güneşli öğleden sonra, ziyaret çıkışında da kestiremiyordum daha sonra olacakları işin garibi. Hani bıraksan, sabaha kadar sürecek olan o sohbet de hiçbir ipucu vermemişti. Vermemiş olabilir miydi?
Ne olmuşsa eve geldikten sonra olmuştu. Her can sıkıntısında ve sevinçli anımda yaptığım gibi, açmıştım müziği… Normal gitmesi gerekenler, o seyirde gitse de; çok değil, daha on dakika geçmeden kırmızı alarmı vermişti. Sonrasında gelen şiddetli duygu baskılaması, ne müzik dinlememe izin vermişti, ne de başka bir şey yapmama. Fakat pardon! Bir şey yapmama izin veriyordu o duygu baskılaması… Uyumama! Tanrı’m! Hiç olmazsa izin vermişti uyumama. Yoksa 45 G gücünden beter, bu duygu baskılamasının altında ezilip gitmem içten bile değildi. Aksi gibi, uyandıktan sonra da, geçmemişti bu baskılama. Ertesi gün, iş bahanesiyle yapılan ziyaretin ardından eve gelince; yeniden abanmıştı üzerime bu 45 G gücünden beter baskılama. Tıpkı şu an olduğu gibi.
Fakat, sormadan edemiyorum kendime; neden bu kadar yoğun yaşadım ve yaşıyorum bu duygu kasırgasını? Tamam, daha önce de karşılaşmıştım ciddi duygular beslediğim biriyle uzun aradan sonra ve onunla da sohbet etmiştik uzun uzun işyerinde. Fakat çıkınca oradan, bir süre başımda esen duygu fırtınasından sonra durulmuştu her şey. Normal yaşantımı sürdürmüştüm olağan seyrinde. Ve üzerime 45 G gücünden beter, böylesi bir güç abanmamıştı. Abansa abansa, en fazla 10 G gücündeki bir şeydi. Öyleyse, filizlenen bu duygunun ayrımı neydi? Neden bu derece duygu kasırgalarının esmesine neden olmuştu?
Kaderin garip bir cilvesi miydi? Yoksa, yıllar yılı toprak altında boy vereceği günü bekleyen ve bu süre içinde bizi başka topraklarda yaşamaya mahkum ederek, aklımızdan kendisini gizleyen o tohum mu, “ Olgunlaştım ve filizlenmek, gözlerimi bir damla güneşe uzatmak; buradan size, damla damla gönenmiş yaşamlar tattırmak istiyorum artık, “ iletisi mi gönderiyordu.
Ya ne buyrulur, sıcak bir bahar ikindisinde cadde ortasında karşılaşmaya? Tamam, işyerine yakın sayılsa da, uzaktı yaşadığı yere. Fakat, yaşadığım yerin dibindeydi karşılaştığımız cadde. Belki garip gelecek fakat, çok değil, yarım saat bile olmamıştı oradan geçmem. Alacağımı alıp, biran önce evime dönmenin telaşındayken, çıkmam da ani bir kararla olmuştu zaten, hani gitmesem de oluyordu, birdenbire karşıdan yürüyüvermişti bulunduğum yöne doğru. Rastlantının bu kadarı da filmlerde bile olamazdı. Tabi gerçekten rastlantıysa… Eğer kaderin cilvesi değilse, çarpıcı bir rastlantıydı bu.
Düşününce sonrasında yaşananları, inanmak istiyorum buna tüm yüreğimle. Fakat, bir kuşku ve kaygı bulutunun da dolanmasına engel olamıyorum içimde. Yaptıklarına ve söylediklerine karışan o çekimser ve yeis dolu tavırlar, içime atılmasına neden oluyor buruk acıların. Ve artık istemiyorum, çaldığım kapıların ardında gördüğüm buruk acıları; hele yıllar yıllar önce bir aymazlık sonucu, koskoca iki yıldan fazla zamanımı zehir eden, “ Seninle başım dertte, ne yapsam bilmiyorum, “ şarkısını. Ve asla istemiyorum, o şarkının anlattığı olayları ve duyguları yaşamayı. Zira, bugüne kadar o kadar çok yaşadım ki onları…
Gecenin bu saatinde, Paris’ten esen Chansonların eşliğinde, “ Keşke! “ diyorum “ Keşke bu duygular, içimde yıllar önce filizlenseydi! “ O zaman, başka türlü olurdu ikimizin de yaşantısı. Belki, ayrı ayrı topraklarda çabalarken köksüz kök salmalara; yaşamazdık ikimiz de o acıları ve katlamak zorunda kalmazdık, ruhumuzun örselenmesine izin vermezdik, o aldatmaların. Bu acı dolu anlarda, örselemek yerine ruhumuzu, mutluluk semalarına kanat açardık, söyleyerek aşk kokan şarkıları…

O. NURİ UÇMANOV

ANKARA …. 27. 05. 2008

Written by author06

Mayıs 30, 2008 at 8:23 pm

Kategorilenmemiş kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , , , ,

PUSLU HAVA

bir yorum

Puslu bir hava hüküm sürmekteydi anakentte, birkaç gündür süren yaz misali havanın aksine. Sabahtan yaz gibi olan hava, öğleden sonranın ikindiyi geçtiği sırlarda, giderek puslanmaya başlamıştı. O yine yalnızdı koca evde; yine bir başına anılarıyla ve acılarıyla ve içinde kopan bilmem nereden geldiği belli olmayan fırtınalarıyla başbaşa yine.
Lakin açıktı gökyüzü. Fakat tenha sayılırdı sokak. Oynayan bir iki çocuk bahçede, yeni doğmuş çocuğunu elinden tutup gezdiren, ilk gençliğini yeni ikmal etmiş bir anne. Ve sokaktan geçen bir iki araba… Aslında niye geçtikleri belliydi ya… boş ver, karıştırma orasını hiç!
Oturmuştu daktilosunun başına. Hayır! Başına oturduğu daktilosu değildi artık! Çoktan tarih olup gitmişti, yıllar yılı yazılarını yazdığı o güzelim daktilosu. Lakin bir şeyin başına oturduğu doğruydu.. bilgisayarının. Hani şu gelişiyle, daktilosunun bir anda masa süsü olmasına neden olan. Ve gelişiyle bilgisayarının, dertleri de büyümüştü. Teknik sorunların ve sıkıntıların yanı sıra. Allah’tan bilgisayarcıydı aynı zamanda da, çözüveriyordu oluşan sorunları; çözemediklerini de, anında bilgisayarcısına havale ediveriyordu. Tabi bu arada asıl görevi olan yazarlığı arka plana itip, bilgisayarla gelen dünyaya kapılıvermiş; ihmal etmişti yazılarıyla birlikte kitaplarını da. Üstüne üstük, bilgisayar, gelişiyle, hamallığı da beraberinde gelmişti. Bir sürü iş vardı yapılacak onda. Kolay mı, koskoca dünyaydı bilgisayar… Hele İnternet’in büyülü dünyası, ona yazdıklarını yayınlatma fırsatını vermenin yanı sıra, bazı şeyleri öğrenmesini de sağlamıştı.
Dışarıdaki hava, giderek yaklaşan fırtınanın işaretlerini verirken, İnternette dolaşmaya başladı. O site senin, bu site benim dolaşırken, gözü birden bire bir habere takıldı. Tam Onluk bir olaydı bu haber; üstelik haberin ortasındaki resim, hiçte yabancı değildi ona. Yabancı olmadığı gibi, çok iyi biliyordu o resmi. Biliyordu da, uzun zamandır haber alamamıştı…
Son günleri yaşanıyordu şubat ayının başkentte. Yazda kalmaya havayı canlandırsa da, uzaktan uzağa yüzünü belli eden soğuk hava, olağanüstü bir şeyler olacağını ima ediyordu adeta. Savniye Ceylan, o sabah evden her zamanki haliyle çıkmış, hatta bahçede karşılaştığı yaşlı teyzeyle yaptığı içten sohbetin etkisiyle müthiş bir moral deposu olarak gelmişti bakanlıktaki görev yerine. O kadar moral deposuydu ki, girişteki o ablak güvenlikçiyle bile şakalaşmıştı. Yerine oturduğunda adeta şarkılar fısıldıyordu. Uzun bir hastahane çalışmasından sonra atandığı bu bakanlığa, böyle neşeli geldiği ender anlardan biriydi. Hatta, iş arkadaşları hafif yollu imalarla dalga geçmişlerdi onun bu neşesiyle, olağan iş havasında.
Her zaman yaptığı gibi çayını alıp, günlük randevularını planlamıştı. Aksi gibi, bir sürü görüşmesi vardı; tedavi etmesi gereken bir sürü psikolojik sorunlu insan demekti bu Savniye için. Bu da mesleğinin bir cilvesiydi; psikolog olarak başka bir şey yapacak değildi ya!
Saat 9:30 civarında başlayan terapileri, olağan seyrinde sürerken, birden telefonu çaldı. Bakmadı telefona, zira terapi seansı bölünemezdi. Derken bir kez daha lakin, bu kez biraz ısrarlı çaldı telefon… ardından aynı biçimde bir kez daha… Almacı kaldırıp, koydu yerine. Bir yandan da, emekli diplomatın teyzesi olan hastasından, özür diliyordu; bu münasebetsiz telefon için. Derken, kapı açıldı ve gençten bir bayan başını içeri uzattı. Savniye tam ona terapi kurallarını anımsatacaktı ki, kız telaşını bastırmaya çalışan bir tonda, “ onunla acilen görüşmesi gerektiğini,” söylüyordu. Özür dileyip hastasından, çıktı Savniye odadan. Kapının önünde, sekreter kız  “ Acilen bakanlık katından beklendiğini, “ belirtince; bu kez telaşlanma sırası Savniye’ye geçmişti. Bir psikolog öyle apar topar… Bakanlık tarihinde görülmemiş bir şeydi bu! Hani, üst düzey bir yetkili olsa, ya da bir memur… “ Belki mesleki konuda, bakana bir bilgi lazım olmuştur, “ diyecekti. Fakat, bakanının psikologla ne işi olurdu ki? Yoksa bakan… Hükümetle arasının iyi olmadığı söyleniyordu son zamanlarda. Ayrıca, bakanlıktaki fısıltı gazetesi,” Katıldığı bir yurt dışı gezisinde yaşadığı sıkıntılı anlardan dolayı, epey bir bunalımlı günler geçirdiğini, “ yazıyordu. İster misin bakan?…
Bakanlık katına çıktığında, onu yüzleri asık bir sürü insan karşılamıştı. Yoksa… Öngörüsü çıkıyor muydu ne? Müsteşar, hemen onu bir koltuğa oturtup, kapıları kapattı. Sekretere, “ Odaya ne telefon bağlamasını ne de ziyaretçi almasını, “ söyledikten sonra, bir numara çevirip; “ Kata ve şu an bulundukları odaya kimsenin yaklaştırılmaması için, yüksek donanımlı güvenlikçi, “ istedi. Ve masanın yanına giderek bir düğmeye basmasının ardından, kısa bir vınlamayı takiben Jammer devreye girdi. Anlaşılan iş ciddiydi; Savniye’nin öngördüğünden daha da çok! Sakın bakan, akıllara zarar bir şey yapmış olmasın? Yoksa bunca Beyaz saray örneği yüksek güvenlik önlemi niyeydi? En sonunda, O bir psikologdu… Bir psikolog!
Müsteşar lafı dolandırmadan hemen konuya girdi. Durum gerçekten çok ciddiydi. Hem de ülkenin yüksek çıkarlarını tehdit edecek karar! Fakat Savniye, anlayamıyor ve kafasında çözmeye çabalıyordu; böylesine yüksek güvenlikli bir konuda, bakanlığın ve ülkenin emrinde onca yetkin insan, hele askeri güç dururken, niye kendisi böylesine bir güvenlik önlemlerinin alındığı toplantıya, hem de apar topar çağrılmıştı ki?… Müsteşar olayı anlattığı zaman, sarsıldığını du-yumsadı; hem de hücrelerine kadar. Ve bu sarsıntı, çağılmasından itibaren yaşadıklarından daha da fazlaydı.
Birkaç saat sonra, bakanlık tahsisli özel uçağa binerken bile, bu sarsıntının ilk anki etkisini duyumsuyordu. Fakat ondan çok, bu tehlikeli görevin sorumluluğunun tonlarca ağırlığı, beyninde çöreklenmişti çoktan! Ülkenin geleceği bir anlamda onun göstereceği çabaya bağlıydı artık… Uçak havalanırken, üzerine abanan G gücü değil, bu 30 G gücünden beter ağırlıktı. Ve uçak, savaş pilotların tabiriyle, “ destination unknown, “’a gidiyordu… Bu görev tabirinde olduğu gibi, uçuşun sonunun nereye varacağını, görevi veren müsteşar bile bilemiyordu.
Uçak Adriyatik üzerinden geçerken, Savniye altındaki çivit mavisi derinlikten çok, üstlendiği görevin derin ağırlığıyla dans ediyordu. Roma havaalanına inerken de, bir olağanüstülüğü anında sezinlemişti . Daha doğrusu, meslek hastalığı devreye girmişti.
Normal inişini yapan özel uçak, derhal alanın uzak köşesine çekilmişti ve bunu yaparken de kimsenin ruhu rahatsız olmamıştı. Dışarıda Savniye ve beraberindekileri bekleyense, zırhı bir limuzin ve bir sürü siyah giysili adamdı. Üstelik, hiç de nazik değildiler. Hallerindeki telaş, görme özürlüler tarafından bile algılanıyordu. Araba son hızla kente doğru yol alırken, Savniye tam kafasında ne yapacaklarını oluşturuyordu ki, birden telsizler cayırdamaya başladı. Ve araba, ani bir sağ dönüşle, daha önce şoföre bildirilen güzergahından saptı. Savniye, o an neler olduğunu sorabilmişti sadece. Aldığı yanıtsa, sorduğuna pişman etmenin yanı sıra, tüm kanının derin dondurucuya girmesine yol açtı. Papa, Vatikan’daki o ünlü meydanda, açık hava toplantısı yapıyordu. Hani şu 12 Eylül sonrasında, bundan önceki Papa’nın bir Türk tarafından vurulduğu meydan…
Araba, meydanın olabildiğince uzağında durdu. Zira en bilinen bir kuraldı; kuşu ürkütmemek gerekiyordu. Apar topar arabadan fırlayan Savniye ve görevliler, meydandaki kalabalığa balıklama daldılar. Bir yandan, meydanın her zerresini tararken, bir yandan da, yüzlerinin rengini ve vücutlarından çıkanları, civardan saklamaya çalışıyorlardı. Maazallah ya birisi… Belli mi olurdu, aradıklarının çevresinde birilerinin olmadığı ve bunların aradıklarına haber uçurmayacağı ya da o dönemin Papa’sının başına gelenlerin, kendi başlarına gelmeyeceği… Meydanı karış karış tararken, bir yandan da gözleri, Papa’nın konuştuğu kürsüdeydi. Ya aradıkları kürsüye fırlayıp…. İşte o zaman; her şey biterdi Türkiye açısından…
Onlar meydanda yana yakıla aramaya devam ededursun, telsizler yeniden cayırdamaya başladı. Ve bu cayırdayan telsizle birlikte, meydandakilerin telaşı bambaşka bir yöne kalanize oluverdi birden bire… Zırhı araç, bu kez son hızla yol alıyordu içindekilerle birlikte; fakat bu kez tam tersi istikamete, yani havaalanına! İçindekilerdeyse, başka bir telaşın yanı sıra, belirgin bir rahatlık sözcüklere dökülmese de, arabanın içine yayılıyordu… Yayılmasına ya; yine de arabadaki gizli servis elemanlarında bir tedirginlik vardı. Meslek yaşantıları boyunca, bu tür saptırmalarla karşılaşmaktan öte, kendileri de aynısını yapmışlardı; hem de sayısını unutacak kadar.
Uçak yeniden Adriyatik üzerindeydi. Lakin yönü geldiği yer değildi. Uçakta bulunanların ve gizli servis elemanlarının, aklı hala Vatikan’da olsa da, herkesin yüreği zamana karşı yarışın bilinciyle atıyordu. Dilekleriyse, ortaktı; bu gelen ihbarın yanlış çıkmaması… Yoksa, her şey arapsaçından beter olabilecekti bir anda. Bu ikilemleri de, uçak Tiran’a inip; onları havaalanından alan araç, İtalyan büyükelçiliğinin önüne götürene kadar sürecekti.
Araç, büyükelçiliğin önüne gelip de, eylem yapan kişiyi gördüklerinde; dudaklarının arasından çıkan, neredeyse küçük çaplı bir fırtınaya neden olacaktı Tiran’da.
Dikkatlice baktılar, büyükelçiliğin önüne… Yanılmıyorlardı… Yüreklerinin yerini değiştiren aradıkları, arzı endam ediyordu kaldırımda.
Araç yine uzak bir noktaya çekilmişti. Kısa bir planlamanın ardından Savniye, elçiliğe uzak bir noktada beklerken, beraberinde gelen diplomatlar, yavaş adımlarla yürümeye başladılar elçiliğin önüne doğru. Bir gözleri de, civarda mevzilenen gizli servis elemanlarındaydı.
İçlerinde yaşadıkları telaşı gizlemeye çalışan adımlarla elçilik önüne geldiklerinde, sanki rastlantıymış gibi; sanki meslekten gelen bir alışkanlıkmış gibi, başlarını elçilik binasına çeviren diplomatlar, sıradan bir karşılaşma havasını vererek, elçilik önünde eylem yapan şahsa yaklaşıp, her zaman yaptıkları gibi, havadan sudan, dostça sohbete başladılar.
Onlar sohbeti koyulaştırmayı başlayıp, eylemciyi elçilik binasına soktukları sırada, turuncu alarmda olan gizli servis elemanları ve Savniye’de, alarmın düzeyini kırmızıya yükselttiler. Savniye önde, gizli servistekiler daha önde, ablukaya aldıkları eylemci, bir an diplomatlardan başını kaldırıp çevresinde olup bitenin ayırtına varınca…
Uzun ve sıkıntılı bekleyişin ardından, elçiliğin yüksek kapısı açıldı ve araba bir kez daha havaalanına doğru direksiyon kırdı. Fakat bir ayırım vardı içindekilerin yüzünde; oldukça ciddi bir ayrım, artık gözlere yansıyordu. Ve bu hava, uçakta da aynen sürecekti.
Uçak, Tiran Uluslar arası havaalanından tekerlek kesip, yönünü Türkiye’ye çevirdiği sırada, Savniye bir yandan yanındaki eylemciyle konuşurken, bir yandan da, elinde tuttuğu eylemcinin pasaportuna bakıyordu… kırmızı pasaportuna! Bu kez, üzerinden geçtikleri Akdeniz ve karşı sahillerin tadını yalnız Savniye çıkartmıyordu; uçaktaki herkes, hatta pilotlar bile, bu tadı yudumluyorlardı. Uğruna bunca sıkıntıya katlanılan diplomat bile, bu tattan nasibini almıştı. O kadar ki, normal seyrinde konuşmasını sürdürüyor; espriler bile yapıyordu.
Uçak Esenboğa’ya tekerlek koyup, gözlerden uzak bir yere çekilirken, diplomatlar kendilerine ayrılan bir araçla bakanlığın yoluna düştükleri sırada; Savniye ve eylemci diplomat, ambulansla çoktan psikiyatri kliniğinin varmışlardı bile…
Savniye, psikiyatri kliniğinden çıkıp, tahsisli araca binerken; şöyle bir baktı binaya buruk bir yüz anlatımıyla. İçinden bir duygu, buraya artık daha sık geleceğini söylüyordu… tıpkı eskisi gibi.

O. NURİ UÇMANOV

İncirli … Nisan 08

Written by author06

Nisan 10, 2008 at 1:12 pm

Kategorilenmemiş kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , , , ,

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.